Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Norveç’e iltica eden KHK mağduru iki doktorun hikâyesi: Türkiye’de kasiyerlik dahi yaptırmadılar

KHK ile ihraç olan doktorlar Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, Norveç'te mesleklerini ifa edecekleri günü iple çekiyor.

KHK ile ihraç edilen binlerce hekimden ikisi… Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay işsizliği, yıkımı, haksızlıkları ve Norveç’e çıkış hikâyelerini BOLD’a anlattı.

Mustafa Kuzey / BOLD

Anadolu’nun küçük bir ilçesinde devlet hastanesinin acil polikliniğinde görev yapan Salim Erkam Yılmaz (26), “KHK ile ihraç olduktan sonra birçok özel hastaneye müracaat ettim. Fakat hiçbiri ihraç olduğum için işe almadı. Yeni evliydim ve bir işe ihtiyacım vardı. Evin yakınındaki bir market zincirine kasiyer olarak iş başvurusunda bulundum. Oraya da yaptığım müracaat kabul edilmedi. Sebebi malum.” sözleri ile Türkiye’den niçin ayrıldığını ifade ediyor.

CEZAEVİNDE YAŞADIKLARINI UNUTAMIYOR

Yılmaz ile birlikte aynı sınıfta okuyan ve öğrenciyken aynı evi paylaşan Hüseyin Muhammed Atalay (27) ise tutuklu kaldığı cezaevi hatırlarının hâlâ dün gibi tazeliğini koruduğunu vurguluyor: “Görüş gününde çocukların babalarından ayrılırken  feryatlarını unutamıyorum.”

Atalay, 75 yaşındaki tutuklu bir amcaya cezaevi yönetiminin uyguladığı psikolojik işkenceye de nasıl şahit olduğunu da gözyaşları ile anlatıyor.

Acil poliklinik hekimi Salim Erkam Yılmaz, 692 sayılı KHK ile ihraç edildi.

2016’DA MEZUN OLUP GÖREVE BAŞLADILAR

Kayseri Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2016’da mezun olan Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, Türkiye’de yaşadıkları birçok zorluktan sonra bir şekilde Norveç’e ulaştı. Mesleki kariyerlerine burada devam etmek amacıyla dil kursuna gidiyorlar.

Yılmaz ve Atalay’ın yaşadıkları, iyi eğitim almış 270 bin gencin 2017 yılında Türkiye’yi niçin terk ettiğine dair hayli fikir veriyor.

“POLİS VE JANDARMA KİMİ, NİYE GÖZALTINA ALDIĞINI BİLMİYORDU”

2016 yılı mayıs ayında göreve başladıktan iki ay sonra 15 Temmuz darbe teşebbüsü oldu. Salim Erkam Yılmaz 15 Temmuz’un akabinde olup biteni şöyle aktardı:

“15 Temmuz olduktan sonra ben Anadolu’nun küçük bir ilçesinde hastanede acil doktoru olarak görev yapıyordum. Bir anda ‘FETÖ’ diye bir tabir çıktı ve insanlar bu sebeplerle gözaltına alınmaya başlandı.

Acilde çalıştığım için birçok insanın gözaltı sürecinde muayenesini yaptım. Süreç çok karışıktı. İnsanlar ne yaptıklarını veya nereye götürüldüklerini bilmiyordu. Ülkede bir olay oldu, fakat kimin ne yaptığını bilmiyorduk. Sadece bir grup, siyasetçiler tarafından 15 Temmuz’da yaşanan olaylardan sorumlu tutuluyor ve suçlanıyordu.

Soruşturmayı yürüten polislerle ve jandarmayla yani kolluk kuvvetleri ile yaptığım iş sebebiyle muhatap oluyorduk. Onlarla konuştuğumda muayeneye getirdikleri insanları niye gözaltına alındıklarını bilmediklerini ifade ediyorlardı.

Gözaltına alınan insanların yüzlerindeki şaşkınlık ve garipseme ifadelerini gördüm. İnsanlar ne olduğunun veya nereye götürüldüğünün farkında değildi. Bir şeyler sorduğumda algılayamıyorlardı. Muayene esnasından her hangi bir şikâyetiniz var mı veya bir şeyiniz var mı diye sorduğumda ‘nasıl bir şeyim var mı?’ gibi sorularla karşılaşıyordum.”

DOKTOR YILMAZ: NİÇİN AÇIĞA ALINDIĞIMI ÖĞRENEMEDİM

Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma sebebiyle 16 Şubat 2017’de açığa alındığını aktaran Yılmaz, “Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında hiçbir gerekçe sunulmadan, nedenini öğrenemeden açığa alındım.

Dünya Tıp Bayramı Günü’nde 14 Mart’ta gözaltına alındım. Açığa alındığım için görev yaptığım ilçede resmi adresimde kalmıyordum. Emniyet’ten arayıp ifademe başvuracaklarını söylediler. Ben de karakola gittim ve hakkımda gözaltı kararı olduğunu orada öğrendim.

Gözaltına alındığım gün Başbakan Binali Yıldırım görev yaptığım şehre gelmişti. Ben polis otosunda götürülürken birçok mesai arkadaşım o günkü ziyaret nedeniyle protokol görevindeydi. Arkadaşlarım görevlerinin başındayken ben ise bir polis otosunun içerisinde sağlık kontrolüne götürülüyordum.

“MESLEKTAŞIM GÖZALTINA ALINDIĞIMA İNANAMADI”

Hastaneye sağlık kontrolü amacıyla gittiğimizde il devlet hastanesine çok fazla hasta sevk ettiğim için acilde çalışan doktorların çoğunu tanıyordum. Hastanenin aciline götürüldüğümde oradaki doktor arkadaş, ‘O hacım hoş geldin hayırdır’ dedi. Bende ‘Bir adli durum var onun için geldim’ dedim. ‘Hayırdır kavga filan mı ettin’ diye sordu. Ben de dedim ki ‘terör örgütü üyeliği gerekçesiyle aldılar’ Bunun üzerine arkadaşım ‘Benimle dalga geçme’ dedi.

Dedim ki ‘Dalga geçmiyorum bak yanımda polis var’ Olayın vahametini kavradıktan sonra arkadaşım, ‘Ne alakası var seninle bu durumun’ dedi. Daha sonra yanımdaki polisi dışarı çıkartarak herhangi bir işkenceye veya kötü muameleye maruz kalıp kalmadığımı sordu. Ben de gayet iyi olduğumu polislerin bana iyi davrandığını anlattım. Çalışma arkadaşlarımın beni o halde görmesini istemedim. Bir daha o görev yaptığım şehre gitmeyi hiç istemedim.”

“BİR ANDA ‘BU ZATEN SUÇLUYDU’ BAKIŞLARIYLA KARŞILAŞTIM”

Gözaltında bir hafta kaldıktan sonra mahkeme tarafından adli kontrolle serbest bırakılan Salim Erkam Yılmaz, “Bundan sonra insanların bana bakışları değişmeye başladı. İlçedeki devlet hastanesine ilk atandığım zaman çalışan personele mescit nerede diye sormuştum. Hastane personeli ile birlikte görev yaptığım süre içerisinde namazlarımı mescitte kılıyordum.

Gözaltına alındıktan sonra bazı mesai arkadaşlarımın sonradan bana anlattıklarına göre, hastanenin personeli arasında benim için zaten namazını gizli gizli kılıyordu gibi sözlerle üzerimde esrarengiz bir hava oluşturmaya çalıştıklarını duyunca çok üzülmüştüm. Hiçbir zaman namazımı gizli kılmadım.

15 Temmuz’da estirilen öyle bir hava vardı ki eğer hakkınızda iddia edilen bir suçlama varsa çevrenizdeki insanlardan şunu duymak mümkün değildi, ‘Yok ya bu suçlu değil ben onu tanıyorum’ demiyor da aksine ‘Bu suçluydu zaten’ diyerek otoriteden taraf olmaya çalışıyorlardı.” şeklinde konuştu.

KHK mağduru Salim Erkam Yılmaz

“692 SAYILI KHK İLE İHRAÇ OLDUM”

692 sayılı KHK ile 14 Temmuz 2017 gecesi ihraç edildiğini anlatan Yılmaz şöyle devam etti:

“Açığa alındığımda yeni nişanlanmıştım. Evlilik hazırlıklarını yaptığımız dönemde ihraç oldum. 23 Temmuz’da düğünümüz vardı. İhraç olduktan 10 gün sonra işsiz bir doktor olarak düğünümüzü yaptık.

İhraç olduktan sonra evli ve işsiz biri olarak sorumluluklarım her zamankinden daha fazlaydı. İlk aklıma yurt dışına gitmek gelmişti. Türkiye’deki yaşanan olaylar sebebiyle hayatımı yurt dışında devam ettirmeyi düşündüm.

Tabi bunları düşünürken yasadışı yollarla çıkacağım için bir miktar korktum. Bana bu durum çok zor göründü. Meriç’ten botlarla geçip Yunanistan’a kaçmak çok zor göründü. Sanki gerçekte hiç olmayacak kadar zor geldi.  Daha sonra yurt dışına çıkma fikrinden vazgeçtim. Ne olacaksa artık olacak dedim. Hukuki süreci hiç aklıma getirmeden hayatımı devam ettirmeye karar verdim.

Meslek olarak da diplomama dokunmadılar. Yaklaşık bir yıllık da acil servis tecrübem vardı. Yaşım genç bir şekilde özel hastanelerde iş bulurum diye düşündüm.

YILMAZ: KHK’LI OLDUĞUM İÇİN HİÇBİR HASTANE BENİ KABUL ETMEDİ

Özel hastanelerle görüştüm. Mezun olduğum okuldan ve aldığım eğitimden bahsedince, ‘senin gibi birisi neden burada çalışmak istiyor, senin kadar genç ve acil tecrübesi olan bir doktor bize iş başvurusuna gelmez’ şeklinde sorularla karşılaştım.

‘Neden mevcut kariyerinde geri planda bir iş istiyorsun’ diye sorduklarında hepsine aynı cevabı verdim. ‘KHK ile ihraç oldum’ dedim. Görüştüğüm tüm kurumlarda ‘Buraya kadar çok iyiydi’ cevabıyla karşılaştım.”

KHK’lı olmanın Türkiye’de insanın boynuna vurulan bir pranga olduğunu birkaç ay sonra fark ettiğini belirten Yılmaz ardından yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Bizim KHK’lı durumumuzdan istifade etmek isteyen özel hastane sahibi tüccarlarla karşılaştım.

“İŞ ARARKEN BİR KHK’LI SİMSARI ÖZEL HASTANE SAHİBİ İLE KARŞILAŞTIM”

Müracaat ettiğim bir özel hastane bana ‘seni işe alırım, fakat 2 bin lira maaş veririm’ dedi. Normalde en düşük doktor maaşı 5 bin liradan aşağı değil. Zaten resmi çalışmayacağım için benim KHK’lı olma durumumu bir fırsat olarak görenler çıktı karşıma.

Özel hastanede ayda 10 gün 24 saat nöbet tutacaktım. Acil servis doktoru olarak bana 2 bin lira teklif ettiği gibi ‘Bu para sana bu şehirde yeter’ tarzında küstah bir ifadeye muhatap oldum.

Tüm bunların ardından bana 2 bin lira teklif eden hastanede hemşireden tutun da hastane personelinden de az bir maaş teklif etmesi emek hırsızlığından başka bir şey değildi. Ben de teklifi kabul etmedim. Kabul etmememin sebebi 2 bin liraya ihtiyacımın olmaması değil onu da alıp alamayacağımdan emin olmamamdı.

Benim karşılaştığım küstah tavra Türkiye’nin birçok yerinde KHK’lı hekimler maruz kalmıştır. Çünkü siyasi iktidarla arası iyi olan özel hastane sahipleri, KHK’lıları nasıl kullanabilirizin hesabını yapıyordu. İşveren için en ideal çalışansın, çünkü hiçbir hak iddia etme durumuna sahip değilsin.

Ayrıca başka özel bir hastanenin başhekiminden şunu duydum. ‘Benim bir doktora ihtiyacım var. Senin de tecrüben var. Seni buraya almak istiyorum ama bize İl Sağlık Müdürlüğü şunu yazdı ‘Bu insanları işe alabilirsiniz. Ama sorumluluk size ait.’ Ben bir hastane sahibi olarak bu lafın üzerine seni işe alsam onlar da hastanemi mühürleseler hiçbir şey iddia edemem.’ demişti.”

Yılmaz ve Atalay, Türkiye’de birçok KHK’lı gibi iş bulmadıklarını söylüyor.

“BİR MARKETTE KASİYER OLMAK İSTEDİM, KHK’LISIN DİYE ALMADILAR”

“Koskoca bir devlet boğazıma yapışmış nefes almama müsaade etmiyor.” diyen Yılmaz, “Evimin hemen yanında Türkiye’nin en büyük market zincirlerinden biri vardı. Bulunduğum şehirdeki tüm özel hastanelere yaptığım iş başvurusu olumsuz sonuçlanmıştı.

Markette çalışmaya karar verdim. Asgari ücret de olsa yaşadığım şehirde bir şekilde geçinebileceğimi düşündüm. Marketteki çalışan elemana özgeçmişimi bıraktım. Eleman ‘Bu ne’ diye sordu. Ben de ‘CV’ dedim. Şaşkın bir ifadeyle ‘Bu CV’de tıp fakültesi yazıyor, hastane yazıyor. Sen ne yapmak istiyorsun anlayamadım’ diye sordu. Ben de ‘Burada çalışmak istiyorum’ dedim.

‘Ama neden’ diye sordu. ‘KHK’lıyım’ deyince ‘Sen KHK’lısın, bu CV’yi hiç verme’ dedi. ‘Peki, neden’ dedim. ‘Bizim buradan da cemaat ile irtibatı olduğu tespit edilenler işten atılıyor. Mümkün değil almazlar’ dedi.” sözleri ile yüz binlerce KHK’lının yaşadıklarına tercüman oldu.

Hakkındaki iddianame hazırlandıktan sonra “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla dava açıldığını belirten Yılmaz, “Yargılamanın sonucu aslında herkesin de bildiği sona çıkacaktı. Türkiye’de kalabileceğim tüm yolları denemiştim. Bu noktada içim rahat.

“TÜRKİYE 46’NCISI OLDUM”

İşyeri hekimliği sınavına girdim ve Türkiye 46’ncısı oldum. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bana kazandığım sınavın sertifikasını KHK’lıyım diye vermedi. Yurt dışına çıkma kararında çok zorlandım. Şimdi dönüp arkama baktığımda neden bu kadar çok beklemişim diye soruyorum kendime.

Hayatımda karakol kapısının önünden geçmiş birisi değilim. Kaçak yollarla yurtdışına çıkacağımı hiç hayal dahi edemezdim. Yurtdışına çıkarken yol boyunca gözyaşlarıma hâkim olamadım. Sevdiğim ve severek görev yaptığım ülkemden bu şekilde çıkıyor olmak çok zoruma gitmişti.” dedi.

Hüseyin Muhammed Atalay (sarı tişörtlü) gözaltına alındığında sağlık kontrolüne götürülürken.

“BEN BİR HEKİMDİM VE ASLA BAŞIMI ÖNE EĞMEDİM”

Okuldan mezun olduktan sonra Şanlıurfa’da hekimlik yapan Hüseyin Muhammed Atalay, en yakın arkadaşı Salim Erkam Yılmaz gibi o da 14 Temmuz 2017 gecesi ihraç oldu.

İhraç olduktan yaklaşık bir ay sonra 9 Ağustos günü gözaltına alındığını anlatan Atalay, “Polisler evde arama yaptıktan sonra beni karakola götürdü ve 5 gün nezarethanede kaldım. Kaldığım nezarethanede iki yatak vardı. Biz dört kişi kalıyorduk. Dönüşümlü olarak uyumaya çalışıyorduk.

Gözaltı sürecinde devlet hastanesine muayene götürülüyorduk. Hastane çıkışında da basın mensuplarının görüntü alması için sanki podyuma çıkartılmışçasına bizleri sergiliyorlardı. Ben bir hekimdim ve insanların canına malına kast eden bir azılı suçlu değildim. Bunu çok iyi bildiğim için onların yapmak istedikleri şeyler zerre miktar umurumda değildi. Tam tersine başım dik bir şekilde ve tebessüm ederek yürümeyi tercih ettim.

NAMAZ VE ABDEST İÇİN MÜSAADE İSTEDİĞİMİZDE RED CEVABI ALDIĞIMIZ OLDU

Bir gün adalet yerini bulacak ve bize istinat edilen suçlamalardan beraat edeceğimizi düşünüyordum. Ailem adına çok üzülmüştüm sadece. Çünkü kız kardeşim de tutuklandığı için onların yaşananlar karşısında zorlandıklarını biliyordum.

Gözaltında polislerin iyi davrandığını söyleyemeyeceğim. Çünkü bazen en temel ihtiyaçlarımızı dahi görmemize izin verilmiyordu. Onların belirledikleri saat ve süre içerisinde tuvalete gitmemize müsaade ediliyorlardı.

Namaz kıldığımız için ihtiyaç durumunda taleplerimize bazen olumlu cevap alamıyorduk. Hatta bir sefer nöbetçiler, bizi tamamen unutup veya kasıtlı olarak saatler sonra ihtiyaçlarımıza cevap vermişlerdi. 17 kişi vardık gözaltında tek bir tuvaleti 10 dakika içerisinde kullanmamıza izin veriyorlardı. Kişi başına neredeyse 2 dakikalık bir zaman düşüyordu. Tuvalete gittikten sonra abdest aldığımız zaman da ‘Abdest almak için izin vermedik’ diyorlardı.”

“CEZAEVİNDE BİR YATAĞI İKİ KİŞİ BİRLİKTE KULLANIYORDUK”

14 Ağustos günü tutuklanarak cezaevine götürüldüğünü ifade eden Atalay, “Cezaevine ilk girdiğim zaman gece saat 03:00 civarıydı. Koğuşun kapısından adımımı attığımda kapının hemen girişinde birisinin yattığını fark ettim. Gece geç saat olduğu için ışıklar kapalıydı.

Bende dikkatli bir şekilde içeri girdim. Bir taraftan koğuştaki insanlar namaz için kalkıyordu. Bana ‘hoş geldin’ diyorlardı Bana bir yatak gösterdiler. Burada yatabilirsin diye. Yatağın sağ tarafını başka, sol tarafını da başka biri kullanıyordu. Herkese bir yatak düşmüyordu. 10 kişi için tasarlanmış koğuşlarda 31 kişi kalıyorduk.” sözleri ile cezaevindeki gayri insani şartları anlattı.

KHK mağduru Hüseyin Muhammed Atalay

“MAHKEME HEYETİ ANLATTIKLARIMI UMURSAMADAN KARAR VERDİ”

10 Ekim günü ilk duruşmasına çıkan Atalay, mahkemede karşılaştığı vurdumduymazlığı şu sözlerle dile getirdi: “Savunmama çok iyi hazırlanmıştım. Mahkeme heyetinin beni dinlemediğini fark ettim. Kürsüde savunmamı yapıyorum konuşuyorum fakat heyet tarafından dinlenmediğim çok açık bir şekilde görülüyordu. Kendi aralarında konuşuyorlardı ve duruşma savcısı uyukluyordu.

Savunmamı bitirdikten sonra hiç dosyaya veya savunmama bakmadan beklenen evrakların gelmemesi sebebiyle tutukluğumun devamına karar verildi. Duruşma savcısı savunmamı hiç dinlememesine rağmen ‘tutukluluğun devamına’ diye görüş bildirdi. O zaman iliklerime kadar hissettim adaletin olmadığını.”

Karar duruşmasına dair şunları kaydetti: “Mahkemenin hakkımda 6 yıl 3 ay hapis cezası verip tahliye etmesine ben ve ailem buruk da olsa sevinmiştik. Aynı suçtan yargılanıp 7,5 yıl veya daha fazla hapis cezası alıp tutukluluğunun devamına karar verilen arkadaşlarım vardı. Onları geride bırakmak en ağırıydı.”

ATALAY: O ÇOCUKLARIN HIÇKIRIKLARI HÂLÂ KULAĞIMDA”

Cezaevinde babalarını ziyarete gelen çocukların hıçkırıklarından çok etkilendiğini belirten Hüseyin Muhammed Atalay şahit olduklarını şöyle anlatıyor:

“Terör suçundan tutuklu bulunanların açık görüş hakkı iki ayda birdi. Normalde ayda bir olması gerekiyordu. Fakat tutuklu kaldığım cezaevinde açık görüş uygulaması iki ayda bir yapılıyordu. Açık görüş için 40 dakika müsaade ediliyordu. Evli ve çocuklu olan abilerin, çocukları ile vedalaştığı o anlar hiç aklımdan çıkmıyor.

Çocuklar babalarının bacaklarına sarılarak ‘Ne olur baba gitme’ diye hıçkırıklarla ağlıyorlardı. Aynı manzaraya kız kardeşim tutukluyken onu ziyarete gittiğimde annelerinden ayrılan çocuklarda gördüm. Ne cezaevi şartları ne de başka bir durum beni bu kadar etkilemişti.”

“75 YAŞINDAKİ BİR İNSANA REVA GÖRÜLEN MUAMELE İNSANİ DEĞİLDİ”

“Kronik bir hüzün var. Sürekli bir yerlerde acı yaşanıyor.” diyen Atalay, “Bu acılar yaşanırken insan mutlu olmayı kendine yakıştıramıyor. Bizim kaldığımız cezaevinde 75 yaşında bir amca vardı. Ticaretle uğraşan bir işadamı olduğunu biliyorduk. Tek başına bir hücrede tutuluyordu.

Cezaevi yönetimine ricada bulunmuş. Çok yalnız olduğunu ve tek başına bazı ihtiyaçlarını yapamadığını bu nedenle kalabalık bir koğuşa alınmasını istemişti. Çok iyi hatırlıyorum, cezaevi müdürü gardiyanlara talimat vermiş; gece 12’den sabah saat 08’e kadar her 15 dakika da bir, amcanın hücresinin kapısın çalınarak, amcanın yalnızlığının giderilmesini istemişti.

İnsani olmayan bu uygulama her gün devam etti. 75 yaşındaki o insana yapılan bu zulüm psikolojik işkenceden başka bir şey değildi.” dedi.

 

İKİ ARKADAŞ NORVEÇ’TE MESLEKLERİNİ YAPACAKLARI GÜNÜ BEKLİYOR

“Türkiye’de nefes alma imkânımız kalmamıştı.” diyen Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, yurt dışı çıkış yasakları olduğu için kaçak yollarla Norveç’e ulaşır.

Norveç’e iltica eden iki arkadaş, Norveç hükümetinin önemsediği entegrasyon programına alınır. Yoğun dil eğitimi alan iki arkadaş, Norveç’in istediği dil seviyesine ulaşınca Türkiye’de ellerinden alınan mesleklerini yapma fırsatı bulabilecek.

NORVEÇLİ KADIN “SİZ TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK BİR KAYIPSINIZ” DEDİ

Norveç’e ilk geldikleri günlere ilişkin karşılaştıkları ilginç diyalogları anlatan Salim Erkam Yılmaz, “Entegrasyon programına alındıktan sonra bizimle kariyer planlaması amacıyla görüşmeler yapılmaya başlandı. Kariyer merkezindeki kadına doktor olduğumu anlatınca, ‘Türkiye’den gelen insanların yüzde 90’ından fazlası yüksek eğitimli. Aralarında mühendis, öğretmen, gazeteci, akademisyen ve doktor var. İnanın bu Türkiye için büyük bir kayıp’ ifadesini kullanmıştı.” dedi.

Yılmaz, “Norveçli bir aile dil pratiği kazanmamız açısından bize yardımcı oluyor. O insanlar mesleğimize çok önem veriyor. Çünkü ‘iyi eğitimli doktorlara ihtiyacımız var’ diyorlar. Ülkenin özellikle kuzey kesimlerinde çok fazla doktora ihtiyaçları olduğunu, bu ihtiyacı karşılamak için Avrupa’nın farklı ülkelerinden doktorları Norveç’e davet ettiklerini anlatıyorlar.” bilgisini verdi.

İki genç doktor Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, entegrasyon programı kapsamında gittikleri dil kursunda kısa sürede Norveççelerini ilerletmiş.

Türkiye’den gelen diğer sığınmacılara da tercümanlık yaparak yardımcı olan iki genç doktor, biran önce Norveç’te doktor olarak göreve başlamayı hedeflediklerini vurguluyor.

Sürgünle parçalanmış bir ailenin ölüme giden kızının hikâyesi: Günlüklerimi yakın…

BOLD ÖZEL

Emniyet’i bombaladığı belirtilen uçak o gece yerden hiç kalkmamış TBMM’yi bombaladığı söylenen ise..

İddianamede Emniyet’i bombaladığı belirtilen 110 kuyruk numaralı uçak bilirkişi raporuna göre hiç uçmamış, TBMM’yi bombalayan uçak ise, patlama anında kalkış yapmamış.

CEVHERİ GÜVEN
BOLD/ÖZEL

15 Temmuz’la ilgili en çok tekrarlanan cümle “Meclis’i bombaladılar, Emniyet’i bombaladılar” cümlesi. O gece, Türkiye’deki herkesi birleştiren an da “TBMM’nin bombalandığı”na ilişkin televizyonlara düşen son dakika bilgisiydi.

Ahmet Nesin, çeşitli kanıtlar ve görüntülerle TBMM’nin bombalanmadığı, patlamanın içeriden gerçekleştirildiğine ilişkin çok sayıda yazı kaleme aldı ve program yaptı.

TBMM’nin bombalanması, Akıncı Üssü davasının en önemli yargılama konularından birisi. Yargılananların bunu kabul etmedikleri biliniyor. Bu konuda iddianame ve ek klasörlerden sızan belgeler arasında ise çelişkiler mevcut.

O gece TBMM bombalandı mı, bombalandıysa hangi uçaktan bombalandı sorusuna iddianame ve dava dosyasına giren belgeler üzerinden ilerleyerek bakmak gerekiyor.

Bu konuya girmeden, ilk bölümde yayınladığım habere bakmanızda fayda var. Akıncı Üssü’nde 15 Temmuz gecesi üsse ait 71 tane uçak bulunuyor. Diyarbakır’dan gelen 6 adet uçak da o tarihte üste. Böylece sayı 77 adet.

Savcılığın talimatıyla 15 Temmuz’da hangi uçaklarla bomba atıldığına ilişkin kriminal inceleme yapmak için TUSAŞ/TAİ görevlendiriliyor. Dava dosyasına göre TUSAŞ 66 adet uçak üzerinde kriminal inceleme yapıyor. 11 adet uçak ise incelenmiyor.

Üsteğmen Caner Fidancı ve Üsçavuş Yunus Özen’in savcılığa tanık sıfatıyla verdikleri ifadelerde; o gece Akıncı Üssü’nde “emekli savaş pilotlarını” gördüklerini belirtiyorlar.

Akıncı Üssü’nde MİT’e sabaha kadar bilgi veren Yarbay Nihat Altıntop ise üsten, o gece ışıkları kapalı, kuleyle telsiz irtibatı kurmadan kalkan uçaklar olduğunu belirtiyor. Ancak, şu an Ankara’daki farklı noktaları bombalamakla suçlanan pilotların tamamının kuleyle kurdukları temasa ilişkin dikta kayıtları Akıncı Dava dosyasında mevcut.

Bu durumda ortada şu tablo var: Akıncı Üssü’nde emekli savaş pilotları görüldü, üsten telsiz irtibatı kurmadan kalkıp inen karartılmış uçaklar vardı, savcılık üsteki 11 adet uçağın kriminal incelemesini yaptırtmadı.

Bu durumda ‘başta TBMM olmak üzere Ankara’daki bombardımanı, üste bulunan emekli pilotların kaldırdığı, kriminal incelemeden kaçırılan ve karartılmış biçimde kalkıp inen 11 uçak mı yaptı?’ sorusu gündeme geliyor.

Bu soru Akıncı Davası’ndaki belgelerle daha da karmaşık hale geliyor.

İKİ HEYET OLUŞTURULDU

Dava dosyasına göre 16 Temmuz 2016’da Akıncı Üssü’ne el koyan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Akıncı Üssü’nden o gece hangi uçakların kalktığı, hangi uçaklardan mühimmat atıldığına ilişkin tespit yapmak üzere iki ayrı teknik heyet oluşturdu. Hava Kuvvetleri’nden bir heyet; TUSAŞ/TAİ’den ise asıl geniş heyet.

İki heyetin tespit etmesi gerekenler ise “Uçağın kara kutusunu inceleyerek, kalkış zamanı, uçuş süresi, bomba butonuna hangi koordinatta, hangi irtifada ve süratte basıldığına ilişkin bilgiler ile kalan yakıt, DVR denilen kamera kaydı, bombanın uçaktan ayrılması için gereken ivmeyi oluşutaran patlayıcının bıraktığı barut izi, bombanın ayrılmasından sonra kalan boş katris kutusu, bombanın emniyet sigortasının durumu, bombanın uçaktan ayrılması sonrası kalan tel halka” bilgileriydi. Bunların tamamının toplanmasıyla yüzde 100 veri elde edilmiş olacaktı.

110 NUMARALI UÇAK

Akıncı İddianamesinin 532 numaralı klasöründe bulunan Hava Kuvvetleri Komutanlığı bilirkişi raporunda; 110 kuyruk numaralı uçak ile Emniyet Genel Müdürlüğü Havacılık Dairesi’ne saat 23:18’de bir adet GBU-10 bombasının atıldığı belirtiliyor.

Ancak 165613 numaralı dosyada TUSAŞ’ın hazırladığı raporda 15 Temmuz gecesi kalkan uçaklar listesinde 110 kuyruk numaralı uçak bulunmuyor. TUSAŞ uzmanlarının uçak üzerinde yaptığı incelemeden rapora yansıyan bilgide; 110 kuyruk numaralı uçağın son olarak 14 Temmuz’da kalkış yaptığı belirtiliyor.

Aynı raporda, 110 numaralı uçağın, yakıt tankının tam dolu olduğu, DVR ve DTC’nin olmadığı (uçak kalktığı an otomatik yapılan kamera kaydı) bombanın yüklendiği bölümün kontrolü sonucunda atış izi ve boş kovanının bulunmadığı, bomba yükleme istasyonunun sigortasının atık olduğu, tel halka olmadığı ve sonuçta bu uçaktan atış yapılmadığı belirtiliyor.

Kara kutu kaydı uçağın uçmadığını söylerken, kartiç sökülüp kontrol edildiğinde de bombaya ait bulunması gereken hiçbir ize rastlanmıyor. Rapor, “3 numaralı silah istasyonundaki bölümde kartiç sökülüp kontrol edildiğinde barut izinin olmadığı, emniyet sigortasının basılı olduğu, dolayısıyla mühimmat yüklenmediği ve atılmadığı görülmüştür” diyerek bunu teyid ediyor.

Ancak Hava Kuvvetleri Bilirkişi Raporu’nda 110 numaralı uçak uçmuş ve bir adet bomba atmış olarak belirtiliyor. Önemli nokta ise bu raporun kara kutu ve diğer somut verileri içermiyor oluşu. Yine de savcılığın iddianameye koyduğu rapor bu.

Raporda imzası bulunan kişi ise Binbaşı Uğraş Topçu. Bu isim oldukça önemli çünkü 15 Temmuz’da yıllık izinde olmasına rağmen, sonradan Dalaman’da olduğu ortaya çıkıyor. Dalaman’la Erdoğan arasındaki o geceki bağ düşünüldüğünde oldukça ilginç bir durum.

SAVCI UÇAK NUMARASINI MÜTAALASINDA SİLDİ

Akıncı Üssü Harekat Komutanı Albay Ahmet Özçetin’in, savunmasında TUSAŞ/TAİ raporundaki somut bilgilerle Emniyet’i bombaladığı iddia edilen 110 kuyruk numaralı uçağın hiç uçmadığını ispat etmesi üzerine ilginç bir gelişme yaşanıyor.

Savcılık, iddianamede yeralan “Emniyet’i bombalayan 110 kuyruk numaralı F-16” bilgisini mütaalasında çıkarıyor. Mütaalada bombardıman yapan uçakların numaraları yazılmıyor.

Bombardıman yapmakla suçlanan Albay Ahmet Özçetin’in “o gece havada başka uçaklar vardı, Emniyet’i onlar vurdu, tüm F-16’lar araştırılsın” talebi ise yerine getirilmiyor.

TBMM’Yİ VURDUĞU İDDİA EDİLEN 105 NUMARALI UÇAK

Emniyet’i vuran uçak bu gelişmeden sonra yargılamada kuyruk numarasız biçimde “bir uçak” şeklinde geçiyor ve 110 numaralı uçaktan artık sözedilmiyor.

TBMM’yi bombaladığı belirtilen uçak/uçaklarla ilgili durum ise daha farklı. İddianameye göre, 15 Temmuz gecesi 105 kuyruk numaralı uçakla 02:35’te ve 663 kuyruk numaralı uçakla 03:24 ve 03:25’te TBMM bombalanıyor.

Karakutu verilerine göre 105 numaralı uçak 02:33’te Akıncı Üssü’nden kalkış yapıyor. İddianameye göre ise Meclis’te patlama 02:35’te oluyor. Yani tam iki dakika sonra.

TUSAŞ’ın kara kutu verilerine göre ise 105 numaralı uçağın bomba butonuna 02:50’de 18.000 feette basılıyor. Görüldüğü gibi 15 dakikalık bir sapma sözkonusu.

Yargılanan pilotların F-16 uçuş kabiliyetleri raporlarından aktardıklarına göre; Bir F-16’nın Akıncı Üssü’nden kalktıktan sonra 43 kilometre uzaktaki TBMM’ye ulaşması, bomba atış hazırlığını tamamlaması, bombanın 18.000 feetten yere düşüş zamanı için toplamda en az 4-5 dakika gerekiyor. Dolayısıyla 02:33’te kalkan bir uçağın, iki dakika sonra 02:35’te TBMM’deki patlamayı gerçekleştirmesinin imkansız olduğu belirtiliyor.

Bir diğer nokta da, iddianamede uçağın kalkış zamanı için karakutu verisi dikkate alınırken, bomba butonuna basılma zamanı olarak (02:50) karakutunun dikkate alınmaması. Konuyla ilgili savunma yapan Akıncı Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’in savunmasına göre; “105 numaralı uçak bu verilere göre TBMM’yi bombalamış olamaz.”

Uçaktaki ve karakutudaki zaman verileri doğrudan GPS uydularından alındığı için değiştirilmesi mümkün değil. Bu durumda 105 numaralı uçak daha yerden kalkıp irtifa kazanma aşamasındayken Meclis’te meydana gelen patlamanın nasıl gerçekleştiği sorusu gündeme geliyor.

Sanıkların iddiasına göre ise F-16’dan TBMM’de görülen “basketbol smaç hareketi gibi” bomba atılması mümkün değil ve TBMM o gece F-16’lar tarafından bombalanmadı.

BAŞKA UÇAK BOMBALAMIŞ OLABİLİR Mİ?

Meclis’i bombaladığı iddia edilen 105 numaralı uçakla ilgili durum böyle. Raporlara göre o saatte 696, 074 ve 689 numaralı uçaklar havada görülüyor. Ancak yapılan bilirkişi incelemelerinde bu üç uçaktan atış yapılmadığı tespit ediliyor.

Bu bilgiler ışığında Tuğgeneral Hakan Evrim savunmasında şöyle diyor: “02:35’teki bombalamayı Akıncı uçakları yapmamıştır. Bu bilirkişi raporlarına göre o kadar açık ki, o zaman Meclis 105 numaralı uçak tarafından bombalanmamış ise kim bombaladı Meclis’i? Meclise adeta basketboldaki smaç hareketi gibi bir bombalama yapan uçak hangi üssün veya ülkenin uçağıdır? Meclis’e bombalama yapan başka bir uçak ise 105 numaralı uçağın 02:50’de attığı iddia edilen bomba nereye atılmıştır? Yoksa 105 numaralı uçağa mühimmat hiç yüklenmemiş midir?”

663 NUMARALI UÇAK

İddianameye göre üç kez bombalanan Meclis’e ikinci ve üçüncü bombayı atan uçak olarak ise 663 kuyruk numaralı uçak olarak belirtiliyor. Bu uçağın dört adet TÜRKSAT’a ve iki adet Meclis’e bomba atışı yaptığı iddia ediliyor.

Bilirkişi raporuna göre, uçaktaki DVR ve DTC yani kamera görüntülerine ulaşılamadığı belirtiliyor. TUSAŞ’ın Kara kutu kaydını içeren raporuna göre uçak 03:19’da Akıncı’dan havalanıyor.

İddianamede TÜRKSAT’ın vuruluş zamanı olarak: 03:14, 03:15, 03:17 ve 03:19 olmak üzere peş peşe dört atış zamanı belirtiliyor. Bu patlama saatlerinde karakutu verisine göre 663 kuyruk numaralı F-16 daha yerde, henüz kalkış yapmamış durumda.

TBMM’ye atıldığı iddia edilen bomba için ise 153516 numaralı rapora göre verilen saat 03:22:49.
Yani 663 kuyruk numaralı uçağın kalkışından 3 dakika sonrası. Uçağın 3 dakika içinde önce TÜRKSAT’ı ardından Meclis’i toplamda 6 kez bombalamış olması gerekiyor. Ancak tüm bu zamanlar ile karakutu birbiriyle uyuşmuyor.

Tuğgeneral Hakan Evrim’e göre tüm bu verilen TÜRKSAT ve TBMM’nin Akıncı Üssü’nden kalkan uçaklar tarafından bombalanmadığını gösteriyor.

Ancak burada Akıncı Üssü’ndeki uçaklardan 11 tanesinin kriminal incelemesinin yapılmadığını, o gece karartılmış olarak kuleden izinsiz olarak kalkan uçakların bu 11 uçak olabileceğini ve bu uçakların üste görüldüğüne ilişkin şahitler bulunan emekli savaş pilotları tarafından uçurulmuş olabileceğini hatırlatmakta fayda var.

BAKIM GÖREVLİLERİNİN İFADELERİ

Akıncı Üssü’nde kalkışların yapıldığı belirtilen 143 Hat Bakım Komutanı ve Personeli’nin ifadeleri burada oldukça dikkat çekici. 143 Filo hattında çalışan bakım subayı Üsteğmen Ahmet Fatih Akbulut ifadesinde gördüklerini şöyle anlatıyor: “Sabaha kadar olan uçuşlarda hiçbir uçağımızdan hiçbir mühimmat atılmamıştır. Uçaklar gittikleri mühimmatla aynı şekilde geri dönmüşlerdir”

Aynı şekilde uçuş hattında görevli Başçavuşlar Serhat Maçar, Süleyman Soner Aksoy ve Mehmet Acı da ifadelerinde uçakların kalkış yaptıkları mühimmatla geri geldiklerini ifadelerinde belirtiyorlar.

Tuğgeneral Hakan Evrim’in savunmasında dile getirdikleri bu noktada oldukça önem taşıyor.

 

15 Temmuz’da Akıncı Üssü’nde “emekli pilotlar” görüldüğü mahkeme kayıtlarına girdi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’da Akıncı Üssü’nde “emekli pilotlar” görüldüğü mahkeme kayıtlarına girdi

Akıncı Üssü’nde o gece görülen emekli pilotlar, kayıt dışı kalkan uçaklar ve bombardıman yapıp yapmadığı incelenmeyen 11 uçak. İlk kez okuyacağınız bilgiler.

CEVHERİ GÜVEN
BOLD/ÖZEL

15 Temmuz’un komuta merkezi olarak kabul edilen Akıncı Üssü’nde o gece neler olduğu henüz aydınlanabilmiş değil. ‘Rehin alındım’ diyen Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın eşini defalarca arayabilmesi, çerez istemesi; rehin alındığı söylenen Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal’ın elleri cebinde koridorlarda dolaşırken çekilmiş görüntüleri kafa karıştırıcı unsurlar oldu.

Komuta kademesinin o gece oraya hangi şartlarda geldiği ve o gece 15 Temmuz’un neresinde durduklarına dair iki taraftan farklı iddialar var. Komuta kademesi ile şu an darbeden yargılananların yüzleştirilmemesi soru işaretlerinin çözülmesindeki en büyük engel.

Akıncı Üssü Dosyası’nın tamamına, özellikle ek klasörlere sanıkların da avukatların da konuyla ilgilenen gazetecilerin de ulaşması engelleniyor. Ulaşılabilen dosyalar ise yepyeni çarpıcı bilgiler ortaya çıkartıyor.

Akıncı Üssü’nden kalkan uçakların yaptığı belirtilen bombardımanları ele alacağımız iki bölümlük haberin ilk bölümünde, şahitlerle mahkeme tutanaklarına geçen “O gece Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotlar” konusunu ele alacağım. İlk bölüm Akıncı Üssü’nde görülen sivillere de ışık tutuyor.

O GECEYİ SIR YAPAN “ARAMAMA” KARARI

Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen en gizemli isim Adil Öksüz. Ancak bugüne dek Adil Öksüz’ün üste olduğuna ilişkin bir kamera kaydı ya da delil mahkemelere sunulamadı.

Adil Öksüz’ün ve bu haberde okuyacağınız çok farklı gizemli kişilerin Akıncı Üssü’nde olduğuna ilişkin iddiaları kanıtlayabilecek en önemli delil; kamera kayıtları yanında, parmak izi ve DNA izleriydi.

16 Temmuz’da polislerin üssü almasından bir süre sonra bu kamera kayıtlarına el konuldu ve parmak izi, DNA izi tespiti başladı. Ancak pas geçilen kritik bir tek yer vardı.

Akıncı İddianamesi’ne göre üsteki 143. Filo Komutanlığı darbenin yönetim merkeziydi. Bu binada bulunan ve “öğretmen gazinosu” olarak bilinen odada ise tüm darbe yönetildi.

170607 numaralı evrak, 143 Filo’da yapılan tüm arama ve el koyma işlemlerinin yer aldığı tek evrak. Savcı eşliğinde polisin yaptığı arama ve el koymalar, Yarbay Nihal Altuntop nezaretinde gerçekleştirilmiş ve imza altına alınmış. (Nihal Altuntop’un 15 Temmuz gecesi sabaha kadar Akıncı Üssü’nden MİT’e telefonla bilgi veren kişi olduğunu hatırlatalım.)

Ancak üste, parmak izi ve DNA izi araması yapılmayan tek yer, darbenin yönetildiği belirtilen “öğretmen gazinosu”. Yani 15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen odada o gece kimlerin bulunduğuna ilişkin gerçek delilleri verecek asıl noktada, en kritik işlemin yapılmadığı görülüyor.

Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim, savunmasında bu duruma ısrarla dikkat çekip, üste ertesi gün arama yapan ekibe vurgu yapıyor:

“Bu ekip bir tek öğretmen gazinosunu araştırmamıştır. O odadan ne bir parmak izi ne DNA örneği alınmamıştır. Yani o odaya bakmadıktan sonra aslında 143 Filoya girip araştırma yapmanın anlamı yok ki. Sanırım amaç delil bulmak değil, başka şeymiş. Oradaki birilerinin ortaya çıkması istenmemiş olsa gerek.”

TSK’DAN EMEKLİ PİLOTLAR AKINCI ÜSSÜ’NDEYDİ

Tuğgeneral Hakan Evrim’in, ortaya çıkmasının istenmediği kişilerle ilgili çeşitli iddiaları var. Ancak Akıncı Davası dosyasında, bu kişilerle ilgili farklı tanık ve sanık beyanlarında izler bulmak mümkün.
142 Hat Bakım Subayı Üsteğmen Caner Fidancı’nın ifadesine göre o gece üste “TSK’dan emekli olmuş pilotlar” vardı.

Üsteğmen Fidancı verdiği ifadesinde şöyle diyor: “Sabaha karşı 142 Aviyonik Atölyesinde görevli Üsçavuş Yunus Özen bakım karargahına geldi. Sabahleyin Üs nizamiyesinden girdikten sonra Bakım Karargahı’na gelmek için araç beklerken kendisini içinde 142 Filo amblemi olan 09(Aydın ili) plakalı bordo bir Ford Fiesta marka aracın aldığını, aracı bir pilotun kullandığını ve yapılan konuşmalardan araç içindeki diğer kişilerin daha önce emekli olmuş pilotlar olduğunu öğrendiğini söyledi.”

15 Temmuz gecesi üste emekli pilotların bulunmuş olması oldukça çarpıcı bir bilgi. Bu kişilerin kimler olduğu, bu ifadenin doğru olup olmadığı, o kişilerin Ergenekon davaları nedeniyle TSK’dan erken emekli olmuş savaş pilotları olup olmadıkları soruları karanlıkta kaldı. Çünkü mahkeme dava dosyasına geçen bu ifadede ismi geçen kişileri sorgulamadığı gibi, Üs kayıtlarını bu yönde de inceletmedi ve davayı bu yönde genişletmedi.

Oysa bu oldukça önemli bir bilgi. Çünkü o gece üsten kalkan uçak sayısı ve uçak grubuyla ilgili başka ifadeler büyük bir çelişkiyi ortaya çıkartıyordu.

AKINCI’DAN KALKAN HAYALET UÇAKLAR

Akıncı Davası’nda “müşteki” sıfatıyla bulunan Yarbay Nihat Altıntop (Sabaha dek MİT’e bilgi veren yarbay) ifadesinde Akıncı Üssü’nden 15 Temmuz gecesi kalkan “ışıkları sönük ve telsiz irtibatı kurmayan uçaklar”dan sözediyor:

“Uçaklara telsizden inin diye çağrı yaptık. Zaten radarlar da aynı çağrıyı yapıyordu. Hatta hiç izinsiz, telsiz teması kurmadan uçakların bazıları hareket ediyordu. Hatta pistten bir şey geçiyor diye düşündük biz. Çünkü ışıklar teker teker kayboluyordu sırayla. Tamamen karanlık bir ortam… İlk kalkan uçak bizimle hiç temas kurmadan kalktı ve indi. Biz kendimizin tuttuğu kayıtlarda da 23.50’de kalkan o uçağı telsiz teması kurmadan inen kalkan uçak şeklinde belirttik ve savcılık heyeti de o tutanakları dosyaya koydu.”

Akıncı Davası’nda “tanık” sıfatıyla ifade veren kulede görevli astsubay Emre Özcan ise şunları söylüyor ifadesinde:

“O ara bütün uçaklar sırayla kalkıyorlardı F-16’lar. Hatta bazıları bütün ışıklarını kapatıp inişe geldiler. Biz sadece pistteki ışıkların hüzmesinden uçağın indiğini takip edebildik. Bizimle ne telsiz teması kurmuşlardı ne de herhangi bir ışıkları yanıyordu.”

Biri “müşteki” yani şikayetçi diğeri “tanık” olarak dinlenen bu iki muvazzaf Hava Kuvvetleri personelinin verdiği ifadeler birbirini teyid ediyor ve o gece Akıncı Üssü’nden “ışıkları kapalı, kuleyle telsiz teması kurmayan uçakların” kalkıp indiğini belirtiyor.

Bu nokta çok önemli. Çünkü, şu an Akıncı Davası dosyasında; Akıncı Üssü’nden kalkış yaparak darbeye katılmakla ve bombardıman yapmakla yargılanan pilotların tamamının Kule’yle telsiz dikta kayıtları mevcut.

İNCELENMEYEN 11 UÇAK

Bu durumda akla şu soru geliyor: Kuleyle telsiz dikta kaydı olmayan ama ışıkları kapalı kalkış yapan bu uçakları kullanan pilotlar kimdi? Ve bu gizemli uçaklar neden yargılama konusu değil?

Burada dönüp Akıncı Üssü’ndeki uçak sayısına bakmak gerekiyor.

Kayıtlara göre Akıncı Üssü’nde 71 uçak var. Ayrıca Diyarbakır’dan gelen 6 uçak daha o gece üste mevcut. Yani 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde toplam 77 uçak bulunuyor.

Savcılık emriyle, 15 Temmuz’da hangi uçakların bombardıman yaptığının belirlenmesi için TUSAŞ görevlendiriliyor. TUSAŞ, Akıncı Üssü’nde 66 uçağı inceliyor ve rapor tutuyor. 11 uçağı ise incelemiyor. Bu noktada akla bomba atıp atmadığı incelenmeyen 11 uçağın o gece “telsiz irtibatı kurmadan kalkan, ışıkları kapalı uçaklar” olup olmadıkları ve o uçakları, 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotların kullanıp kullanmadıkları sorusu geliyor.

Tuğgeneral Hakan Evrim’in de aklına bu soru geliyor savunmasında şöyle diyor:

“Şimdi o gece Akıncı’da emekli pilotlar var, ışıklarını kapatıp kule ile temas kurmadan uçan uçaklar var. Sanık olan pilotların uçtukları uçakların mühimmat atmadığı bakım personeli tarafından belirtilmiştir. Tüm bunları bizler ek klasörleri aldıktan sonra öğreniyoruz. Şimdi bize ek klasörlerin verilmeme nedenini daha iyi anlıyorum. O izinsiz ve ışıkları kapalı uçuş yapan uçakları uçuranlar emekli pilotlar olabilir mi? Araştırmaya değmez miydi? Bu bilgileri duyup,bilip araştırmayan savcılara ne demek lazım bilemiyorum.”

KİLİT NOKTA NİZAMİYELERDEKİ GÖREVLİLER

Savcılığın bu konunun üzerine gitmesi için yapması gereken ilk adım, Akıncılar Üssü Nizamiye görevlilerinin ifadelerini almak olmalıydı.

Ancak bu yapılmadı. Üstelik Tuğgeneral Hakan Evrim’in yargılama sırasında bu talebi dile getirmesine rağmen:

“O gece Akıncı nizamiyesinde nöbetçi olup şu anda sanık veya tanık olan kimse yoktur. Bunların çağrılıp o kadar kişinin nasıl içeri alındığının, benim tarafımdan veya benim adıma bu kişilerin içeri alınmasına dair bir talep olup olmadığının sorulmasını…”

15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen 143 Filo Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespitinin yapılmaması gibi, nizamiye görevlilerinin sanık ya da tanık yapılmaması da oldukça çarpıcı bir durum.

O gece Akıncı Üssü’nde olmamaları gerekirken orada olan “siviller” ve “emekli pilotların”, Akıncı Üssü’ne girişleriyle ilgili iddiaların netleşmesi için nizamiye nöbetçilerinin ifadelerinin alınması gerekiyor. Aynı şekilde Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün o gece orada olup olmadığının netleşmesi açısından da bu durum önemli.

Ancak Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespiti yapmayan polis, asker ve savcılar yargılama konusu yapılmadığı gibi, nizamiye görevlileri de yargılama konusu yapılmış değiller.

YARIN: ANKARA’DAKİ BOMBARDIMANLARI KİM YAPTI?

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Seçim öncesi HDP’ye yönelik baskılar ağırlaşıyor

Yerel seçimlere kısa bir süre kala Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ye yönelik baskı ve operasyonlar giderek ağırlaşıyor. Sabah saatlerinde Adana HDP il örgütüne yapılan polis baskınında 12 kişi, İzmir’de 10 kişi, Van’da ise çok sayıda HDP’li gözaltına alındı.

BOLD-Öte yandan HDP Şanlıurfa Milletvekili Ayşe Sürücü’ye 1 yıl 8 ay hapis cezası verildi. HDP Diyarbakır eski Milletvekili Sibel Yiğitalp hakkında ise, “terör örgütü propagandası yapmak” ve “suç ve suçluyu övmek” suçlarından 1 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası istendi.

ADANA İL ÖRGÜTÜNE POLİS BASKINI

HDP yerel seçimlere operasyonlar, baskılar, ötekileştirmeler arasında giriyor. HDP Adana İl Örgütü’ne sabah erken saatlerde polis tarafından baskın düzenlendi. Zırhlı araçlarla ablukaya alınan binaya giren polis, içeride “Yasadışı afiş, pankart, poster” olduğunu iddia etti.

HDP İL BAŞKANI DA GÖZALTINA ALINDI

Eş zamanlı olarak yapılan ev baskınlarında da Halkların Demokratik Partisi (HDP) Adana İl Eş Başkanı Gülseren Tural’ın aralarında bulunduğu 12 partili gözaltına alındı. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Operasyonda HDP Adana İl Eş Başkanı Gülseren Tural, HDP Seyhan Belediye Meclis Üyesi Hüseyin Beyaz ve HDP Adana İl Yöneticisi Zeki Eren ile isimleri öğrenilemeyen 9 HDP’linin gözaltına alındığı öğrenildi.

İZMİR’DE EV BASKINLARI: 10 GÖZALTI

Bu arada İzmir ve ilçelerinde yapılan ev baskınlarında ise 10 kişi gözaltına alındı. “Örgütle irtibatlı” oldukları gerekçesiyle gözaltına alınanlar İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Gözaltına alınanlar arasında Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Bornova ilçe eş başkanı Abdullatif Kaplan da bulunuyor.

VAN’DA ÇOK SAYIDA GÖZALTI

Van merkez ile Erciş ve Çaldıran ilçelerinde de ev baskınları düzenlendi. Kent merkezinde İnsan Hakları Derneği (İHD) Van Şube Sekreteri Fevzi Çelenk ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçiler Sendikası (SES) Basın Yayın ve Örgütlenme Sekreteri Gürsel Yamaç’ın da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Erciş’te ise HDP’nin Erciş Belediye Meclis Üyesi Gülay Yılmaz’ın gözaltına alındığı öğrenildi. Çaldıran’da da aralarında HDP yöneticisinin de bulunduğu iki kişi gözaltına alındı. Gözaltı gerekçesi belirtilmeyen onlarca kişi il ve ilçe emniyet müdürlüklerine götürüldü.

HDP’Lİ VEKİLE 1 YIL 8 AY HAPİS CEZASI

HDP Şanlıurfa Milletvekili Ayşe Sürücü hakkında, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” suçundan yargılandığı davada, 1 yıl 8 ay hapis cezası verildi.

7 YILA KADAR HAPİS CEZASI İSTENİYOR

Sibel Yiğitalp’in 7 yıla kadar hapsi istendiHDP’nin Diyarbakır eski milletvekili Sibel Yiğitalp’e dava: 1 yıldan 7 yıla kadar hapis isteniyor. Bir etkinlikte yaptığı konuşmada Abdullah Öcalan’a selam gönderen eski HDP Diyarbakır Milletvekili Sibel Yiğitalp hakkında, “terör örgütü propagandası yapmak” ve “suç ve suçluyu övmek” suçlarından 1 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası istendi.

İDDİANAME KABUL EDİLDİ

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, daha önce açılan davayla birleştirilmesi talebiyle Yiğitalp hakkında 2 ayrı suçtan hazırlanan iddianame, 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. İddianamede, HDP tarafından 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanı ve Milletvekilliği Genel Seçimleri için merkez Yenişehir ilçesindeki İstasyon Meydanı’nda düzenlenen açık hava toplantısında konuşan Yiğitalp’in yaptığı konuşmada, “Öcalan’a selam gönderdiğinin tespit edildiği” yazıldı. İddianamede Yiğitalp’in 1 yıldan 7 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.

HDP’lilere dinsiz diyen Erdoğan’a Temelli’den cevap: Edep diyoruz edep

Okumaya devam et

Öne çıkanlar