Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Filistin askısından tecavüze mahkeme tutanaklarında Mersin Emniyeti işkenceleri

Tece Polis Merkezi Başkomiseri Süleyman Akçin 20 Temmuz 2016'da tutuklandı.

Mersin çatı davasında Hizmet Hareketi’yle ilişkili olarak yargılanan Başkomiser Süleyman Akçin, 15 Temmuz’dan sonra meslektaşlarından gördüğü işkenceleri tek tek anlattı. 

Sevinç Özarslan
BOLD/ÖZEL 

Karar duruşması 23 Mart 2018de görülen Mersin çatı davasında, aralarında Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan ile eski 3’üncü sınıf Emniyet Müdürü Hasan Basri Dağdelen’in bulunduğu 8 kişi “anayasal düzeni bozmak” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

15 Temmuz 2016 gecesi evinde uyurken oğlunun uyandırmasıyla kalkışmayı televizyondan öğrenen Mersin Tece Polis Merkezi Başkomiseri Süleyman Akçin de müebbet cezası alan isimler arasında.

PERSONELİNE “KİMSE MÜNFERİT HAREKET ETMESİN” TALİMATI VERDİ

15 Temmuz gecesi yaşananları öğrendikten sonra görev yerine giden Akçin personelini toplayıp, “Ülkemizde bir darbe girişimi var. Kimse münferit hareket etmesin.” talimatını verdikten sonra gerekli tedbirleri alıp beklemeye başladı. 

Fakat Akçin, 16 Temmuz’u 17 Temmuz’a bağlayan gece saat 02:00 sularında Mersin Terörle Mücadele (TEM) ekipleri tarafından gözaltına alındı ve 20 Temmuz 2016’da da Hizmet Hareketi’yle ilişkisi gerekçesiyle tutuklandı. 

Şimdi Tarsus Cezaevi’nde bulunan Akçin iki günlük gözaltı sürecinde işkence gördü. Yaşadıklarını 20 Haziran 2017 tarihinde Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmadaki müdafaasında anlattı.

‘KAMERA SİSTEMİNİN OLMADIĞI BİR ODADA SORGULANDIM’

Başkomiser Süleyman Akçin 11 sayfalık müdafaasını, parmaklarını kullanmadığı için bir koğuş arkadaşına yazdırdı.

Savunmasını yazılı olarak hazırlayan Akçin, “Gözaltında iken kamera sisteminin olmadığı bir odada sorgulandım. İşaret ve baş parmaklarımı duvara dayatılıp, kalçalar geride ve ayak parmaklarımın ucuna basılı vaziyette saatlerce fiziki ve sözlü şiddete maruz bırakıldım. Parmaklarım yorulunca elinde cop ile bekleyen memur tarafından cop ile baldırlarıma ayaklarımı düzeltmem için uyarı vuruşu yapıldı. Önüme resimlerden oluşan şema getirdiler. Tanıyıp tanımadığımı, örgütsel konumumun ne olduğunu sorarak ‘isim ver kurtul’ şeklinde fiziki ve psikolojik baskıya, sistematik işkenceye devam ettiler. Bu da yetmedi, ‘aileni de buraya getirir, gözaltına alırız’ diyerek sevdiklerimiz ve ailemiz ile tehdit ettiler.” ifadeleri yer aldı.

NEZARETHANEDEKİ KANLI GÖMLEK

Akçin savunmasında işkenceye uğrayan diğer isimleri de anlattı: “Aynı odaya eli, ağzı, yüzü, üstü kanlar içerisinde Hasan Basri Dağdelen müdürü de getirdiler. Aynı işkenceye Hasan Basri’yi de dahil ettiler. İşkence olayları yaşanırken odada TEM’den Sorumlu İl Emniyet Mdr. Yrd. Halil İbrahim Dilek ve Tem Şb. Müd. Yrd. Berat Günçiçek de vardı. Zorla bazı evrakları imzalamamı istediler. Avukatımı talep ettiğim halde bana ‘Sana CMK avukatı yeter’ dediler. Sürekli uykusuz bırakıldım. Nezarethanede daha sonra Hasan Basri’ye ait olduğunu öğrendiğim kanlı gömlek günlerce yerde bekletildi. Nezarethanede yan koğuşumuzda bayanlar, hatta bayan hâkim bile vardı. ‘Sizlerin de akıbeti bu olacak’ dercesine gömlek yerde duruyordu.”

FİLİSTİN ASKISININ ZİNCİRİ KOPUNCA…

Daha sonra sağlık raporu için devlet hastanesine götürüldüklerini ifade eden Akçin, hekime işkence gördüğünü söyleyemediğini belirtiyor: “Doktor hasta mahremiyeti ihlal edildi, doktor üzerinde bile psikolojik baskı oluşturularak, görevini yapması engellendi. Fiziki işkence sonrası parmaklarımdaki rahatsızlığı doktora anlatmak istediğim halde polis tarafından engellendim.”

Süleyman Akçin’e savunmasına yazamadığı başka bir işkence daha yapıldı. Kızı Şeyma Akçin’in anlattığına göre başkomiser gözaltında Filistin askısına asıldı.

Şeyma Akçin, “İfadesinde bahsettiği o kamerasız odada babamı askıya asıyorlar. Kendisi askının zincirine bütün gücüyle asılınca zincir kopuyor ve bacaklarına copla vuran memuru dövmeye başlıyor. Gürültü olunca diğer memurlar içeri girip 8-10 kişi babama saldırıyor. Babam ve diğer tutuklular ilk ifade verdiklerinde işkence gördüklerini söylemişler, fakat kayda alınmamış, doktor raporlarında belirtilmemiş. Cezaevine girince dilekçe yazmışlar, dilekçeler savcılığa iletilmemiş, sonrasında mahkeme tutanaklarında belirtilmiş fakat ondan da bir sonuç çıkmamış.” dedi.

Babasına gizli tanık olması yönünde baskı yapıldığını söyleyen Şeyma Akçin şöyle devam etti: “Babam sağ, sol başparmak ve işaret parmaklarını his kaybından dolayı kullanamıyor, meyve suyunun kapağını dahi açamıyor. Kulağı duymuyor, omzunda da sıkıntısı var. Baldırları çok ağrıyordu, doktora hiç çıkartmadılar. Hâlâ rapor alamadı.”

“SENİ TANIMAM, JOPLA TECAVÜZ ETTİKLERİ İÇİN LİSTEYİ İMZALADIM”

15 Temmuz gecesi ve sonrasında Mersin TEM ekipleri tarafından gözaltına alınan asker, polis ve sivillere dönemin Mersin TEM Şube Müdürü Yaşar Gidiş’in (Şimdi Siirt Emniyet Müdür Yrd.) talimatıyla işkence yapıldığı da mahkeme tutanaklarına girmiş durumda.

Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davalarda bazı tutuklular bu işkenceleri anlattı.

Davaların büyük bir bölümünü takip eden ve artık yurt dışında yaşayana Şeyma Akçin, tanık olduğu bir savunmayı şöyle ifade ediyor: “Davada tutuklu İlhan Tabur (eski binbaşı) adında rütbeli bir asker var. İlhan Tabur’un itirafçısı Muğla’da dershanede rehber öğretmenlik yapan Yahya Karakaş adında bir öğretmendi. Öğretmene işkencenin her türlüsü yapılıyor. Copla tecavüz ediliyor. Artık dayanamıyor ve verilen 300 kişilik isim listesini imzalıyor. Kurtulmak için imzalıyor. Ama yine de tutuklanıyor ve Ankara Sincan Cezaevi’ne gönderiliyor. Karakaş mahkemeye SEGBİS ile bağlandı. Cop ile yapılan işkenceyi tek tek anlattı. Ağladı, İlhan Tabur’dan helallik istedi, ‘ben seni hiç tanımam, dershanede görmedim, ama kurtulmak için verilen listeyi imzaladım. Sen imzala, zaten hepsi tutuklanacak dediler’ dedi.”

RÜŞVET ALANLARIN ÇARKINA ÇOMAK SOKUNCA…

Süleyman Akçin, Tece Polis Merkezi’nde başkomiser olarak görev yapıyordu.

Süleyman Akçin kendisinin ifadesiyle “25 yıl emniyet teşkilatında çalışan, meslek hayatı boyunca adli ya da idari soruşturma geçirmemiş, başarılı sicile sahip bir baskomiser.”

Akçin’e müebbet verilmesinin sebebi ilginç: 15 Temmuz gecesi, 17/25 Aralık 2013 operasyonlarından sonra açığa alınan, eski 3’üncü sınıf Emniyet Müdürü Hasan Basri Dağdelen’in kendisini iki kez araması, yine o gece Mersin AKUT Komutanı Hakan Topal’ın Tece Polis Merkezi’ne kendisini ziyarete gelmesi ve orada Akçin’in yaptığı esprinin gerçekmiş gibi anlatılıp aleyhinde kullanılması.

Son olarak da Akçin’in, görev yaptığı polis merkezine nasıl geldiğini bilmediği, kendisine ait olmayan Bamteli CD’sinin mahkemeye delil olarak sunulması.

Hasan Basri Dağdelen 15 Temmuz gecesi, Süleyman Akçin’i iki kez arıyor. Akçin’in savunmasında bu iki telefon konuşmasının içeriğini yer alıyor. Şeyma Akçin savunmanın sözkonusu kısmını şöyle anlatıyor:  

“Hasan Basri Dağdelen 17/25 Aralık’tan sonra sürekli tayinler ile oradan oraya sürülen biri durumundaydı. Açığa alınmıştı. Darbe gecesi de babamı arıyor. Karakolda kaç kişi olduğunu soruyor. Babam da ‘müdürüm sesiniz gelmiyor, 3 kişi var. Ben şu an Mezitli Karakolu’na geçiyorum, çıkınca arayayım’ diyor. Hasan Basri ile bu kadarlık bir telefon görüşmesi darbeye yardım olarak görüldü. Garip olan şey, Hasan Basri’nin telefonla aradığı herkes tutuklandı. Fakat o gece askeriyede olan, telefon trafiğine takılan hiç kimse tutuklanmadı. O gece babam görevi başındaydı, karakolda bulunuyordu. Hasan Basri Dağdelen, Afyon’da tatilde olan ve hemen Mersin’e gelen Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan ile konuşmasında babamların toplantı yaptığını söylüyor. Fakat bu doğru değil. HTS kayıtlarını avukatlar çıkardı, mahkeme heyetine sundu, bir arada olmadıklarını bilirkişi raporuyla kanıtladı ama dikkate alınmadı.”

16 KAMERADAN 15’İNİN GÖRÜNTÜLERİ SİLİNMİŞ

Peki açığa alınmış eski bir emniyet müdürünün 15 Temmuz gecesi Akdeniz Bölge Komutanlığı’nda ne işi var? Hasan Basri Dağdelen’in mahkemede de belirttiği üzere 15 Temmuz gecesi saat 19:00 sularında kendilerinin Milli İstihbarat Teştilatı’ndan (MİT) olduğunu söyleyen 2 kişi evine geliyor ve emniyet müdürünün, belediye başkanının Akdeniz Bölge Komutanlığı’nda olduğunu söylüyor ve ‘acil oraya çağrılıyorsun’ diye onu oraya yönlendiriyor.

 

Devamını Şeyma Akçin şöyle anlatıyor: “Hasan Basri de garnizona gidiyor. Nejat Atilla Demirhan’ın tutuklanmaya çalışıldığını görünce ortamdaki tuhaflığı fark ediyor. Garnizondan çıkmak istiyor. Limana gidiyor, bakıyor olmuyor, teslim oluyor. Buna rağmen feci şekilde dövülüyor ve medyada sanki ‘yakalanmış’ gibi haberler çıktı. Garnizonun içinde 16 kamera var. 15’inin görüntüleri silinmiş. Koridorda kimler varsa onlar tutuklanıyor.”

‘ŞEREFSİZCE BİR DARBE YAPILIYOR’

Mersin AKUT Komutanı Hakan Topal ve Süleyman Akçin çocuklarının okulu dolayısıyla tanışıyorlar.

Topal, darbe girişimini televizyondan öğrenince Süleyman Akçin’i arıyor, ne olduğunu soruyor. Sonra da makamına ziyarete gidiyor.

Akçin’in aleyhine delil olarak kullanılan ve 460 sayfalık iddianameye giren espri bu ziyaret sırasında gerçekleşiyor: “Hakan bey, memur nezaretinde yanıma geldi ve odamda çay içtik. 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişiminin hain ve şerefsizce ülkemize yapılmış bir kalkışma olduğunu TV izlerken yorumlar yapıyor, üzüntü ve şaşkınlık içindeydik. Bu esnada komiser yardımcısı Mustafa Dalgıç, odaya girdi ve göz ucuyla ‘Bu adam kim?’ diye işaret etti. Esprili bir kişilikte olduğum için ‘Oğlum heeç sorma, yeni karakol amirin bundan sonra bu’ şeklinde şaka yaptık, gülüştük.”

ESPRİ İDDİANAMEYE NASIL GİRDİ?

Şeyma Akçin bu şakanın iddianameye nasıl girdiğini şöyle aktarıyor: “15 Temmuz sabahına doğru babamın yanına Mezitli İlçe Emniyet Müdürü Kılıç Aslan, yardımcısı Üzeyir Demir ve Emniyet Amiri Dursun Demirci geliyor. Babamı tebrik ediyorlar, karakolda herhangi bir sorun olmadığı için. Tece Polis Merkezi Mezitli’ye bağlı çünkü. Hep beraber oturuyorlar. Mustafa Dalgıç o espriyi onlara da öylesine anlatıyor. Fakat Üzeyir Demir, babam tutuklandıktan sonra, Mustafa Dalgıç’ı arayıp bu olayı kayda geçirmesini yoksa kendisinin de tutuklanabileceğini söylüyor. Mustafa Dalgıç da tutuklandı, sonra bırakıldı. Babama bu iftirayı atmalarının sebebi, Mezitli’deki rüşvet çarkına çomak sokması. Babamın görev bölgesinde çok fazla rüşvet olayı oluyordu ve babam sürekli baskınlar yapıyordu. AKUT komutanı da babamdan sonra tutuklandı. Babamın lehine ifade verdi, babam onun ifadesini doğruladı. Şoförü babamın o gece darbeyle ilgili hiçbir olaya karışmadığını ifade etti fakat Hakan Topal serbest kaldı, babam maalesef.”

S.Ç adlı bir tutuklu tarafından yapılan bu çizimlerde dönemin TEM Şube Müdürü Yaşar Gidiş, el kol hareketleri yaparken görülüyor.

TEM ŞUBE MÜDÜRÜ YAŞAR GİDİŞ: İŞTE BUNLAR VATAN HAİNİ, BUNLARIN YÜZÜNE TÜKÜRÜN

Süleyman Akçin savunmasında hastaneye getirilirken Yaşar Gidiş’in halkın içine karışıp kendilerinin halka nasıl hedef yapıldığını ise söyle anlatıyor: “19.07.2016 günü yani adliyeye çıkarılmadan önce son doktor kontrolü için Devlet Hastanesi’ne götürüldük. Muayene bitimi hastane dışında toplanan halkı TEM Şube Müdürü Yaşar Gidiş galeyana getirmek için ‘İşte bunlar vatan haini, bunların yüzüne tükürün’ şeklinde yargısız infaz ederek linç girişimine zemin hazırlamıştır. Bu suç değil de nedir? Hatta o esnada halihazırda bulunan basın mensuplarına da beni ‘Vatan Haini’ olarak afişe etmiştir. Benimle birlikte mahkemeye çıkarılacak kişilerin tamamı olaya şahittir. Hele benim gibi ömrünü terörle mücadele eden eski bir harekatçıyı, terör odaklarının da hedefi haline getirilmesi etik açıdan, kanun açısından, insanlık açısından kabul edilebilir bir tarafı yoktur.”

MERSİN ÇATI DAVASI

Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5’inci celsesi 23 Mart 2018’de karar duruşması ile sona erdi. 32 kişinin yargılandığı davada 8 kişi müebbet hapis cezası alırken 12 kişiye de çeşitli suçlardan ceza verildi. 7 kişi ise beraat etti.

Eski Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan, eski 3’üncü sınıf emniyet müdürü Hasan Basri Dağdelen, eski kurmay başkanı albay Tayfun Ergi, eski binbaşı İlhan Tabur, eski harekât şube müdürü kurmay yüzbaşı Ali Gül, eski istihbarat astsubay Mehmet Emin Toker, Demirhan’ın şoförlüğünü yapan Kadir Nevzat Yontkan ile eski başkomiser Süleyman Akçin “anayasal düzeni bozmak” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan

Eski komiser yardımcısı Seydi Vakkas Fidan ile eski 4’üncü sınıf emniyet müdürü Yaşar Şimşek’e “darbeye yardımdan” 15 yıl hapis cezası verildi.

Eski polis memuru Bekir Polat ve emekli 2. sınıf emniyet müdürü Salim Yavuz’a 10 yıl 6 ay, eski komiser yardımcısı Cumali Kenru, eski Akdeniz İlçe Emniyet Müdür Yardımcısı Selahattin Akçay ile eski polis Seren Kesici’ye 9 yıl, polis memurları İrfan Tellioğlu, Mustafa Uyanık, Recep Yıldız, 2. sınıf emniyet müdürü Salim Yavuz’un eşi Türkan Yavuz, eski emir astsubayı Hakan Öğüt ile eski deniz yüzbaşı Tuncay Kabukcı “silahlı terör örgütüne üyelikten” 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Emekli binbaşı Mehmet Emin Ceylan, eski AKUT Mersin ekibinin lideri Hakan Topal, eski uzman çavuşlar Ahmet Tufan Özbar, Mehmet Şimşek ile Seyhan Açar, eski polis memurları İsa Karabudak ve Mustafa Gezginci’nin ise beraat etti.

Eski polis Koray Gün ve Eski TCG Taşucu Gemisi’nin Komutanı yüzbaşı Zekeriya Kayalar’da darbe davasından beraat ederken, başka bir mahkemeden bulunan Hizmet Hareketi yargılanmalarının devam etmesi kararlaştırıldı.

Ayrıca eski kurmay başkanı albay Tayfun Ergi ve eski harekât şube müdürü kurmay yüzbaşı Ali Gül’e de “resmi evrakta sahtecilik” suçundan dava açılmasına karar verildi. İkmal Destek Komutanı Albay Ayhan Canlı ile Albay Mazhar Süha Söylem hakkında savcılığa “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan suç duyurusunda bulunulması kararlaştırıldı.

Prototip bir AKP hukukçusu: Ömer Faruk Aydıner’in Yargıtay’a yükselişi

BOLD ÖZEL

Atina’daki Türkiyeli mülteciler okuma şenliği yaptı

Atina’daki Türkiyeli Mültecilerin 5-6 yaşındaki çocukları için okuma yazma kursu kuruldu, kursun ilk mezunları için okuma şenliği yapıldı. Coşku görülmeye değerdi…

BARBAROS KAYA

BOLD/ATİNA- Atina’da okuma yaşı gelmesine rağmen okula gidemeyen Türkiyeli Mülteci ailelerin çocukları için Türkçe okuma yazma kursu yapıldı. Türkiye’den zor şartlarda Yunanistan’a geçerek sığınma talep eden ailelerin çocukları kendi imkanları ile organize ettiği okuma yazma eğitimi 23 Nisan günü son buldu. 5 ve 6 yaşlarında 14 çocuk, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı günü kendi okuma bayramlarını kutladı.

 

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı her sene olduğu gibi dünyanın her tarafında resmi törenler ile kutlanmaya devam ederken Atina’da bugüne özel başka bir bayram kutlandı. 14 farklı ailenin kendi imkanları ile oluşturduğu Türkçe okuma ve yazma kursu 7 aylık sürenin ardından ilk mezunlarını verdi. 4 farklı öğretmen tarafından haftanın 4 günü süren eğitim, ailelerin kendi yaşadıkları evlerde yapıldı. Bu sürecin en başından beri her türlü desteği veren Gökhan Demir konuyla ilgili “Kendi çocuğum da bu eğitimde yer aldı. Haftanın 4 günü annelerinin de yoğun çalışması ile çocuklarımız arkadaş ortamında, eğlenerek, Türkçe okuma ve yazma öğrendiler. Her ne kadar ülkemizden ayrılmak zorunda kalsak da çocuğumuzun kendi kültürüne bağlı kalmasına özen gösteriyorum” dedi.

Eğitim sürecinde yer alan öğretmen Yasemin Demir “Çok zorlandık ama bugün sonuca baktığımızda iyi ki yapmışız. Küçük evlerde yapılan eğitim, annelerin çocukları ile çok uzak semtlerden gelmesi gibi zorluklara rağmen eğitime devam ettik. O kadar hassas yaklaştık ki, Yunanistan’da 14:30 ile 17:30 siesta saati (uyku ve dinlenme) olmasına rağmen sessiz bir şekilde eğitime devam etmek zorundaydık. Yağmur, kar hatta Atina’nın neredeyse her gün olan protesto eylemlerine rağmen aileler istikrarlı olarak eğitime devam ettiler” diyerek hangi şartlarda eğitim ve öğretim yaptıklarını dile getirdi. Bir çok zorluğu aştıklarından bahseden öğretmen Demir, bazı öğrencilerin babası başka ülkelerde olmalarına rağmen eğitimlerini aksatmadıklarından da bahsetti.

“BABAM BENİ İNTERNETTEN CANLI İZLEDİ”

6 yaşında ki Gökhan Yeşil, eğitimin ilk günlerine babası ile başladı. Daha sonra babasının Yunanistan’dan başka bir ülkeye geçmesine rağmen babasının yoğun isteğini kırmayıp eğitimine devam etti. Artık Türkçe okuyup yazabilen Yeşil “Arkadaşlarımla okuma ve yazma öğrendim. Çok mutluyum. Bu gün de hep birlikte okuma bayramımızı kutluyoruz. Babam da beni internetten canlı izledi.” dedi.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı 96. Yılına denk gelen okuma bayramında 14 çocuk bir araya gelerek bütün gün eğlendi. Saat 12’de başlanan programda 2 saat boyunca palyaço eşliğinde ilizyon gösterisi yapıldı. Ardından öğretmenleri ile birlikte hazırladıkları dans ve şiir gösterisi hazırlanan sahnede gösterime sunuldu. Her bir öğrenci kendi yazdıkları şiirleri ailelerine okudular. Okuma bayramına özel, üzerinde “artık okuyorum ve yazıyorum” görseli olan pastayı hep birlikte kestiler. Programın sonunda Türkçe okuyabildikleri ve yazabildiklerini gösteren sertifikalarını aldılar. Ayrıca sertifikanın yanında hepsine oyuncaklar da verildi. Kutlama Atina’da şehrin dışında, kiralanan bir villa da yapıldı.

ÇOĞU ÖĞRETMEN ÇOCUĞU

Okuma ve yazma öğrenen çocukların birçoğunun annesi ve babası Türkiye’de öğretmendi. Yollardır 23 Nisan’ı çalıştıkları okullarda kutladılar. Ama bu sene aynı kültürü ve heyecanı çocukları ile birlikte Atina’da yaşadılar. 14 yıl kimya öğretmenliği yapmış Erdem Kol “Türkiye’de yaşadığım günlerde, 23 Nisan günleri her zaman görevli öğretmen olurdum ve o günü hep heyecanla beklemişimdir. Şimdi politik sebeplerden dolayı Yunanistan’a sığınma talebinde bulundum ve Atina’da yaşıyorum. Bugün çocuğumla birlikte hem onun okuma yazma öğrenmesi ve hem de 23 Nisan çocuk bayramını bayram gibi kutlamış olmam hasebiyle çok mutluyum” diyerek duygularını ifade etti.

Bir başka öğretmen Saliha Kafa ise bugünü anlatırken Mustafa Kemal Atatürk’ün “Özgürlüğün de, eşitliğin de adaletin de dayanağı ulusal egemenliktir“ sözünü hatırlattı ve “1923 yılını dünya çocuklarına armağan eden Atatürk’ün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını Atina’da tüm buruk duygularım ile kutluyorum. Gün gelecek tekrar 23 Nisan’ı ülkemizde kutlayacağız” dedi.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Bir akademisyenin 15 Temmuz’u: Üniversitede sorgu, hapishane, ölüme yolculuk, dağılan bir aile…

Türkiye’nin uluslararası projelerinde görev alan bir akademisyendi. Profesörlerce fişlenip sorgulandı, üniversite koridorunda kelepçelendi, ailesi dağıldı, bir saat kanalizasyonda sürünerek özgürlüğe yürüdü…

SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD/ÖZEL

S. A., Düzce Üniversitesi Meslek Yüksekokulu’nda bir akademisyendi. Fakat sıradan bir akademisyen değil. Ulusal ve uluslararası üniversitelere sürekli kabul alan, Türkçe ve İngilizce makaleleri bulunan bir hocaydı. Ama 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında, üniversitedeki meslektaşları tarafından önce üniversitede sorgulanıp sonra polise ihbar edildi.

“7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra hakkındaki tüm iddialardan beraat eden S. A, ailevi tehditler nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Meriç’i geçmeden önce başına gelmeyen kalmadı. Edirne’de bir köyün giderinin aktığı kanalizasyona düşerek, üç kez köpek saldırısına uğrayarak, üç kez yakalanma tehlikesi geçirerek bir yolculuk yapan 37 yaşındaki genç akademisyen, şimdi Almanya’da ‘iyileşmeye’ ve hayata tutunmaya çalışıyor.

S.A.’nın anlatımıyla, akademisyenlik, dağılan bir yuva ve mülteciliğe uzanan yolculuğuyla yaşadıkları:

“2002 yılında Selçuk Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünü kazandım. 2004-2005 yılında aynı üniversitenin Rus Dili ve Edebiyatı Bölümüne de kaydımı yaptırdım. İki bölümü aynı anda 2007’de bitirdim. Aynı yıl Moskova Devlet Üniversitesi Genel İşletme ve Stratejik Yönetim Bölümünde master için kabul aldım. Bir yıl Rusça kursuna gittikten sonra masterımı tamamlayıp 2009 yılının son döneminde İngilizcemi geliştirmek üzere Amerika’ya gittim ve Brooklyn College’a kayıt oldum, burada hem dil öğrendim hem de tezim ile ilgili araştırmalar yaptım.

Sonra Türkiye’ye döndüm. 2010 Temmuz’da evlendim ve 2010 Eylül ayında Düzce Üniversitesi’nden kabul aldığım için burada göreve başladım. 2016’ya kadar Düzce’de çalıştım.

OKUMAYA AŞIK BİR İNSANIM

Okumaya aşık bir insan olduğum için hep koşturdum. Ayrıca yabancı dilimi ve potansiyelimi de değerlendirmek istiyordum. Sakarya Üniversitesi’nde endüstri, Düzce Üniversitesi’nde işletme doktorasına başladım. Sakarya’da Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okumak için de başvurdum.

Ben kendimi bildim bileli böyleyim. Eğitim hayatım boyunca hep kütüphanelerde araştırmalar yaptım. Sadece kendi alanımda değil, başka alanlarda da araştırma yapmak, yayınlar çıkarmak, başka şeyler öğrenmek hep ilgimi çekmiştir. Öğrencilerime faydalı olmak için çeşitli kurslara gittim.

Endüstri mühendisiyim ve iş güvenliği alanlarımızdan biri. Üniversitede bunların da derslerini görüyoruz ama bir şeyi öğretebilmek için derinleşmek lazım. Kalite yönetim sistemi, gıda yönetimi, iş sağlığı ve güvenliği yönetim sistemi… Bunların hepsinin eğitimlerine katılarak başdenetçiliklerini teker teker aldım.

Düzce Üniversitesi, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Belarus gibi ülkelerle Karadeniz Bölgesi İşbirliği Antlaşması imzalamıştı. Okulu temsilen İstanbul’da gerçekleştirilen toplantılara ben gidiyor, projeleri takip ediyordum.

Ayrıca 2013 ve 2014 yılında Macarsitan’a Szeged Üniversitesi’ne misafir öğretim elemanı olarak gittim. Ulusal ve uluslararası birçok toplatıya katıldım. Yerli ve yabancı 11 makalem bulunuyor. Sakarya’da başlayıp Düzce İşletme’de devam ettiğim doktoramın da son dönemindeydim.

ÜNİVERSİTE FİŞLEDİĞİ İÇİN, YÖK KAZAKİSTAN’A GÖNDERMEDİ

Farklı tecrübeleri sevdiğim için önüme çıkan tüm fırsatları değerlendiriyordum. 2015 yılında Kazakistan’daki Ahmet Yesevi Üniversitesi’nden kabul aldım. Fakat YÖK izin vermediği için gidemedim. Ahmet Yasevi Üniversitesi kadro açtığına dair ilanlarını YÖK’e gönderiyor. YÖK de Türkiye’deki üniversitelere böyle bir program olduğunu, şartları uygun olanların başvurabileceğini duyuruyor. Üniversite de ilanı personeline dağıtıyor. Başvuru için belgelerimi hazırladım, hem YÖK’e hem de üniversitenin kendisine gönderdim.

Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin Ankara’da merkezi vardır. Beni mülakata çağırdılar. Gittim, bizzat rektör sözlü mülakat yaptı ve ‘tamam sizi kabul ediyoruz’ diye olumlu cevap verdi. YÖK’ten de haber bekliyoruz. Bu arada pasaportumu çıkardım, evrakları hazırladım. Birkaç defa toplantı yapıldı, hatta gidecek öğretim elemanlarıyla toplantı yaptık. Ama YÖK yine de izin vermedi. 2015’te polis olan kardeşim gözaltına alınmıştı. Ondan dolayı beni de fişlemişlerdi.

15 TEMMUZ GÜNÜ DOKTORA STAJI İÇİN POLONYA’YA GİDECEKTİM

Doktoramın son döneminde olduğum için 2016’da doktora stajı için Polonya Wroclaw Üniversitesi’ne başvurmuştum, kabul aldım. 15 Temmuz 2016’da Polonya’ya gidecektim. Biletlerim hazırdı. Yola çıkmadan birkaç gün önce Adana’ya ailemin yanına gitmiştim. Yurt dışına gidiyorum, onlarla vedalaşayım, ne olur ne olmaz diye düşünürken darbe girişimi oldu.

Bütün memurlara görevinize dönün çağrısı yapıldığı için ben de üniversiteye döndüm. Görevime başladığıma dair resmi bir yazı verdim. Yurt dışı görevlendirmem olduğu halde bir yere gitmediğimi, işimin başında olduğumu belirttim.

Tatil dönemi olduğu için genelde 10.00 gibi gidiyorduk okula. 21 Ağustos 2016’da bölüm başkanı beni sabah erkenden üniversiteye çağırdı. 07.00-08.00 gibi aramıştı. Bir terslik olduğu belliydi. Görevden uzaklaştırılma yazısı gelmişti hakkımda. ‘Gerekçesi nedir?’ diye sordum. ‘Bilmiyoruz, yazıyı size göstermemiz bile yasak’ dediler. Benim için o kadar şok edici bir andı ki, hemen üniversiteden çıkmak istedim. Çıkmazsanız zaten güvenlik gelip götürüyor ve ikinci bir yazıya kadar okula yaklaşamıyorsunuz. Biraz da bu yüzden çıkmak istedim. Onurunuza, gururunuza dokunuyor bunlar. Odamızı mühürlemişler tabi, giremedik. Kişisel eşyalarımızı dahi alamadık. Kişisel eşyadan kastım normal kıyafetlerimiz…

Meğer aynı gün hakkımda tutuklama kararı da varmış ama ben bunları sonra öğrendim. Neyse eve gittim. Bir hafta boyunca evdeydim. Ne üniversiteden bir haber var, ne gelen ne giden var. Dayanamayıp bir hafta sonra 29 Ağustos 2016’da rektörlüğe gittim. Tekrar sordum kararı. “Hocam beklerseniz mülakata alırız” dediler.

REKTÖRLÜĞÜN GÖREVLENDİRDİĞİ İKİ PROFESÖR BENİ SORGULANDI

Mülakata alacaklar diye bekliyorum. Yanıma güvenliği diktiler. Arabamın anahtarını, üzerimdeki her şeyi güvenliğe bıraktım. Mülakat başladı, mülakat diyorum ama aslında beni sorguya aldılar. Rektörlükte disiplin soruşturmaları için bir oda tahsis edilmişti, orada oluyor bu olay. İlk defa birinin ifadesi alınırken kapıya güvenlik koyuyorlardı. Hem kapının önüne hem de arkasına. Beni sorguya çekenler rektörlük tarafından görevlendirilmiş iki profesördü; İlyas Uygur ve Haldun Müderrisoğlu.

Ellerinde 30-40 soru vardı. Hizmet Hareketi ile bağlantımın olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı. Ben de ne Bank Asya hesabı, ne gazete aboneliği, ne de başka bir şey vardı. O yok, bu yok, yok yok yok… Sorgulama bu şekilde devam etti. En son mühendislik fakültesinin de dekanı olan profesör, “Bylock kullandınız mı?” diye sordu. Kullanmamıştım. Kullanmadığımı her sorguda defalarca dile getirdim ama dikkate alınmadı. Mahkeme sürecinde de herkesin üniversite tarafından nasıl fişlendiğini gördüm. Rektörlükten gizli ibareli belgeler mahkemeye sunulmuştu. Kiminin Bank Asya hesabı, kimi hakkında gizli tanık…

BİR YANDAN SORGULARKEN BİR YANDAN DA POLİSE HABER VERMİŞLER

Üniversitedeki odadan çıktığımda kapıda terörle mücadele şubesinden 3-4 polis beni bekliyordu. Meslektaşlarım beni sorgularken diğer yandan da savcılığa “S.A hakkında yakalama kararı var mı?” diye sormuşlar ve evet cevabını alınca okulda olduğumu polise bildirmişler. Meslektaşlarım yapıyor bunu. Ve ben ‘örgüte üye olmaktan’ üniversite kapısında gözaltına alındım. Diğer meslektaşlarımın gözleri önünde, onurumu kıra kıra, rencide ede ede yaptılar bunu.

DÜZCE’DEKİ YAPILANMAYI DEŞİFRE EDERSEN…

Önce hastaneye sonra emniyete, oradan da Düzce İl Emniyet Müdürlüğü ana binasına götürdüler. Nezarethanelerde yer yokmuş. Sonra dediler ki, “5 gün kimseyle görüşmeyeceksin. 5 günden 30 güne kadar burada kalabilirsin. Bu süre içinde belki 1 kere avukatınla görüşebilirsin”. Dördüncü gün ifadem alındı. Bir CMK avukatı geldi. Yine benzer birçok soru sordular. Hepsine hayır dedim çünkü kendimi biliyorum. “Bu numara sana mı ait?” dediler. Benimdi. “Bu numara üzerinden Bylock kullanılmış, emin misin kullanmadığına” dediler. Emindim.

Bir gün sonra mahkemeye çıktım. Sulh ceza hakimi “Birkaç isim verirsen cezanda indirim olacak. Düzce’deki cemaat yapılanmasını deşifre edersen etkin pişmanlıktan yararlanabilirsin” dedi. Böyle bir bilgim bulunmadığını, itiraf edecek de bir şey yapmadığımı ifade ettim. Bylock kullanmadığımı, tutuksuz yargılanmak istediğimi söyledim ama olmadı.

GÖREMEDİĞİNİZ DOSYA NEDENİYLE Mİ BENİ TUTUKLUYORSUNUZ!

Hakim, son bir sözün var mı diye sordu. Var, dedim. Hem görevden uzaklaştırma, hem de tutuklanma kadar ağır iki olayı hak edecek ben ne yapmış olabilirim ki beni tutukluyorsunuz. İşlediğim suç nedir. İddiayı bilmek istiyorum dedim. “Sizinle ilgili 8 dosya var” dedi. Nasıl yani! Benimle ilgili sekiz dosya nasıl olabilirdi ki… İnanamamıştım. “Üniversite dosyası bunlar” diye de ekledi. “Dosyada yazan suçum ne?” diye yineledim. “Dosyalar gizli, biz de göremiyoruz” dedi. “Göremediğiniz suçla mı beni tutukluyorsunuz?” diye tepki verince hakim gözlerimin içine bakamadı. Ve iki suçtan beni tutukladı. Anayasal düzeni ortadan kaldırmak ve silahlı terör örgütüne üye olmak. Aynı gün Düzce Çilimli Cezaevi’ne gönderildik. 9 kişilik koğuşlarda 27 kişi kaldık. Yerlerde yatıyordu herkes.

YANLIŞLIK YAPILAN BYLOCK LİSTESİNDE ADIM GEÇİYORMUŞ!

Birkaç gün sonra ailem avukat tuttu. Avukatım da Bylock kullanıp kullanmadığımı sordu, ona da yok dedim. 7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra Bylock kullanmadığıma dair emniyetten yazı gelince tahliye oldum. Bylock kullananlarla ilgili ilk başta 216 bin kişilik bir liste hazırlanmıştı. Sonra bu liste yanlışlık var diye 90 bine düştü. Benim adım da o yanlışlık yapılan kişiler arasındaydı. Bylock kullanan bir kişi bir Wifi’ye bağlanırsa ve siz de o Wifi’ye bağlandıysanız siz de Bylock kullanmış gibi oluyorsunuz. Durum bundan ibaretti. Sonuç olarak beni tutuklayan savcı adli kontrolle tahliye etti. Ama 7,5 ayım cezaevinde geçti. Sonra adli kontrol de kalktı, bankadaki tahditler de.

HAKKIMDAKİ TÜM İDDİALARDAN BERAAT ETTİM

Bu arada cezaevindeyken Ekim 2016’da 675 sayılı KHK ile ihraç edilmiştim. Cezaevinden çıkınca üniversiteye geri dönmek için başvurdum, tabi bizi dikkate almadılar. Meğer üniversiteden biri hakkımda gizli tanıklık yapmış, sonra da ben onu tanımıyorum demiş. Bu nedenle dosyamdaki gizli tanık iddiası böylece düşmüş oldu. Gözaltına alındığımda evde ‘Bediüzzaman ve Bilinmeyen Yönleri’ adlı bir kitap vardı. Onu almışlar. Hakim ‘evinde örgütsel doküman çıkmış’ demişti. Nesil Yayınları’nın bastığı bir kitaptı ve kitap hala satıştaydı. Nesil Yayınları KHK ile kapatılmadığı için hakim bu itirazımı kabul etti. Ve Aralık 2018’de hakkımdaki tüm iddialardan beraat ettim. 2,5 yıldır yargılanıyordum. Beraat etmiştim. Artık bir oh çekebilirdim… Ama nerede!

EŞİM BOŞANMA DAVASI AÇTI,
İSTEDİKLERİNİ VERMEZSEM ‘FETÖCÜ’ DİYE İHBAR EDECEĞİNİ SÖYLEDİ

Fakat bu kez eşim ve ailesi beni vatan haini olarak görmeye başladılar. Beraat ettikten sonra çocukları aldı gitti. Boşanma davası açtı. Gerekçeye de ‘terör örgütüne üye olduğundan ihraç edildiği için psikolojisi bozuldu’ diye yazdırmış. Benden çok fazla tazminat istedi. Akademisyenken kazanıyordum ama sonra para kazanamadık ki… İş için 40’ın üzerinde fabrikaya başvurdum. Alan olmadı. En son anket analizleri yapmaya başlamıştım.

BOŞANMA GEREKÇESİNİ GÖREN SAVCI, İSTİNAF MAHKEMESİNE BAŞVURDU

Eşimin açtığı dava ile İstinaf Mahkemesi’ndeki dosyamın onaylanması arasında birkaç gün vardı. Savcı boşanma davasındaki gerekçeyi görünce beraat kararının onaylamaması için istinafa başvurdu. Avukatım da kararın bozulabileceğini söyledi. Artık her güne stresle uyanmaya başlamıştım. Ha bugün ha yarın tekrar alacaklar diye psikolojim etkilendi haliyle.

Bir sabah polisler geldi, adres ve gelir tespiti yapacaklarını söylediler. İstanbul 11. Aile Mahkemesi’nden yazı gelmiş. Tabi ben korkuyorum acaba yine mi tutuklanacağım diye. 7-8 defa emniyete çağırdılar.

Bu arada eşim ve ailesi beni sürekli tehdit ediyordu. Ya 50 bin TL para verirsin, her ay 2500 TL gönderirsin, evdeki eşyaları gönderirsin, çocukların velayetini bırakırsın ya da gider adliyede ifade veririm diye.

9 yıllık evliydik. Biri 3,5, diğeri 8 yaşında iki kızım var. Çocuklarla görüşmek istiyorum. Gelirsen savcılığa bildiririm diyordu. Uzaklaştırma kararı aldırdı, çocuklarla görüşmemi engelledi. Eşimin, kayınvalidemin tehditleri, AKP’Li oldukları için evime partiden adam bile gönderiyorlardı. Çok zor ve depresif günler geçirdim. Başımı yastığa stressiz, kaygısız koyduğum bir tek gece bile yoktu. Ağır depresyona girmiştim, günde 3-4 paket sigara içiyordum. Yargılandığım davanın etkisi geçmeden bu defa da yuvam yıkılmıştı. Çok bunalmıştım ve anne babama dahi haber vermeden yurt dışına çıkma kararı aldım.

JANDARMALARLA ARAMDA 5 METRE KALMIŞTI Kİ…

19 Mart 2019’da Meriç üzerinden Yunanistan’a geçtim. Fakat kolay olmadı. Nehir kenarına varabilmek için Edirne İpsala taraflarında bir köy yolunda kilometrelerce yürüdük. Hava soğuk, sis var. Yürüyoruz ama nereye yürüdüğümüzü biz de bilmiyoruz. Kaçakçılar birdenbire jandarma pusu kurmuş dedi ve jandarmalarla aramızda 5 metre kala bizi bırakıp kaçtılar.

Yanımda bir aile daha vardı. Ben de bir refleksle sırtımdaki çantayı attığım gibi koşmaya başladım. Jandarmalar teslim olun kaçmayın, ateş edeceğiz diye bağırıyorlardı. Ben durmadım, niye durmadım, bilmiyorum, bir refleks ile bir anda koşma hissi uyandı. Normal şartlarda durup teslim olacak birisiyimdir.

ELLERİMİN VE DİZLERİM ÜZERİNDE KANALİZASYON BALÇIĞINDA SÜRÜNDÜM

Tarlalara doğru kaçıyordum. Kaç kişilerdi bilmiyorum. Jandarma bir süre kovaladı beni. Biraz koştuktan sonra önüme bir kanalizasyon çıktı. Üstü açık bayağı büyük bir kanalizasyondu. İçini göremedim tabi ki. Mecburen oraya indim ve indiğim gibi dizime kadar balçığa battım ve yüzüstü düştüm. Bu arada el fenerlerini görüyorum.

ETRAFIMDA BÖCEKLER, KURBAĞALAR, YILANLAR, FARELER KAÇIŞMAYA BAŞLADI

Battığım gibi bir ivmeyle koşayım, karşı taraftan çıkayım diye düşündüm ama ayağımı balçıktan çıkaramadım. Sürünmeye başladım. Belki yarım, belki bir saat o balçığın içinde dizlerimin ve elimin üstünde sürüne sürüne yol aldım. Ne kadar bir süre geçtiğini kestiremiyorsunuz, zaten zaman mevhumunu yitiriyorsunuz.

Önümde kurbağalar, fareler, yılanlar, böcekler sağa sola kaçışıyor. Bildiğiniz kazuratın (dışkı) geçtiği, köyün pislik suyunun gittiği ve muhtemelen Meriç nehrine aktığı bir kanaldı.

Kanalizasyon düz gidiyordu sonra sola doğru kıvrılıyordu. Suyun aşındırdığı bir yer vardı. Sırtımı oraya dayadım ve beni görmesinler diye büzüştüm. Orada 15-20 dakika saklandım. Ara ara kafamı kaldırıp gelen giden var mı diye kontrol ettim. Baktım kimse yok çıkıp devam ettim. Ama o kadar zor çıktım ki… Üstüm başım balçıktan, pislikten, kazurattan öyle ağırlaştı ki… Soğuktan etkilenmemek için kalın mont giymiştim. O montun balçıktan ne hale gelebileceğini tahmin edersiniz.

ÜÇ KEZ KÖPEK SALDIRISINA UĞRADIM, PARÇALAYACAKLAR SANDIM

Neyse çıktım, kanalizasyondaki tüm pisliklerin bulaştığı elbiselerimle yürüyorum ve soğuktan donuyorum. Tekrar tarlalara girdim, ara sıra yere yatıyorum, ışıklar görüyorum çünkü. Biraz yürüdükten sonra devasa bir köpek üstüme saldırdı. İç cebimde çakı, çakmak vardı, onları çıkardım. Sopa buldum vs. Köpekten kurtuldum. İlerlemeye devam ettim. Bu arada yolumu kaybettim, kaç km ve kaç saat yürüdüm bilmiyorum.

Yol üstünde kapalı alanda bir sürü gördüm bu kez. Bu sefer çoban köpeği saldırdı üzerime. Beni parçalayacak sandım ve 500 metreden fazla peşimi bırakmadı. Elimdeki çakmağın biraz daha gazını açarak sopayla, çakıyla onu da savdım. Hala Türkiye tarafındayım. Tarlalardayım, ilerliyorum ama endişeliyim… Derken 5-6 köpeğin olduğu bir sürü daha üzerime saldırdı. Bu defa herhalde beni parçalayacaklar dedim.

ARTIK SIFIR NOKTASINA GELMİŞTİM Kİ…

Artık kendimi de her şeyi de bıraktım. Çünkü o an öyle adrenalin oluyor ki korku yerini sıfır noktasına bırakıyor. Endişe, kaygı, korku hiçbir şey hissetmiyorsunuz, umurumda değil, ne olursa olsun diyorsunuz. Bu duygularla elimdeki sopayı artık nasıl bir refleksle, cesaretle savurduysam köpeklere doğru… Bir yandan da avazımın çıktığı kadar bağırıyorum. Yoksa öldürecekler, parçalayacaklar beni… Köpekler bir-iki hırladıktan sonra uzaklaştılar.

Bir süre sonra yol kenarında oda gibi bir yapı gördüm. Oraya gittim ve telefonu açtım. Telefona bir şey olmamıştı. Kalın montun altında deri mont vardı, onun iç cebine koymuştum. Kaçakçılara ulaştım, bir saat sonra geldiler. Arabada bir kadın, bir erkek vardı. Onlar da nasıl kaçtığıma şaşırdılar. Sırt çantamın içindeki Laptop, diplomalar hepsi gitti tabi ki…

JANDARMA TEKRAR KISTIRDI

Kaçakçılar beni bir yere götürdü ve orada beklememi söylediler. Onlara artık güvenmiyordum ama yapacak başka bir şey de yoktu. Mecbur bekledim. Sazlıkların içine doğru girdim, dışarıdan görünmeyecek şekilde saklandım. Bir araba geleceğini ve biri inerse hemen binmemi söylediler. Bir araba yanaştı ve öyle yaptım. Yola çıkar çıkmaz biraz ileride jandarma yolu kapattı. Hemen geri döndük, baktık diğer tarafı da kapatmışlar. İki taraftan da kıstırılmıştık. Yine tarlalara daldık. Şoför yolu bilmiyordu, yanındaki adam tarif ediyordu. Bir yerde durup farları kapatıp yer değiştirdiler. Sonra oradan girip buradan çıktık ve jandarmaları yine atlattık.

AYAK PARMAKLARIMDA HİS KAYBI OLUŞTU

Beni bir eve götürdü kaçakçılar. Duş aldım. Çok dar ve eski kıyafetler verdiler. 2-3 numara küçük bir ayakkabıyı giydiğim için şu anda 4 parmağımda his kaybı var. Ben artık geçmek istemiyordum, ümidimi kaybetmiştim, belki de geçmemek gerekiyor diye düşünmeye başlamıştım. Gidip teslim olmayı dahi defalarca düşündüm. Sabah tekrar deneyeceğiz dediler. Son bir kez daha şans vermek istedim kendime. Yanımda küçük çocukları olan bir aile de vardı ve herkes endişeliydi. Erkenden yola çıktık ve epeyce yürüdükten sonra geçiş yapacağımız yere yaklaştık. Tam varmak üzereydik ki bir tabur jandarma yine çıkageldi.

Araba geriye döndü ve jandarmaları yine atlatmıştık. Hemen nehrin kenarına indik ve bota binip geçtik. Tabi ayakkabının, kıyafetlerin darlığı, soğuk… Ciğerlerimi üşüttüm orada. Akciğerlerimde iltihaplanma başlamış. Hala iyileşemiyorum. Yunanistan tarafında da 6-7 km yürüdük. Yanımdaki aileyi de yalnız bırakmak istemedim, dil bilmiyorlar, eşyaları var…

Nihayetinde tren istasyonunda hepimizi polis aldı. Her mültecinin yaşadığı süreç benim için de başlamıştı. 20 Mart’ta nezarethanede, 21-23 Mart arasında cezaevinde kaldık. Sonra kapalı kampa gönderdiler.

UÇAĞA BİNENE KADAR YÜREĞİM AĞZIMDAYDI…

Atina’dan iltica başvurusunda bulunacaktım. 2025’e kadar randevu bile vermiyorlardı. Sahte kimlikle Atina’dan Almanya’ya uçmayı denedim. İlk seferde yakalandım. İkinci kez Girit’ten denemeye karar verdim. Pazartesi Atina’ya gelmiştim. Cumartesi gemiyle Girit’e geçtim, pazar günü sabah Girit’ten uçtum ama uçağa kadar görevliler beni birkaç kez durdurdu.

Yok otobüs dolmuş o yüzden durdurmuşlar, yok öncelikli olanlar varmış bu yüzden durdurmuşlar. Neden böyle oluyordu bilmiyordum ama son anda hep bir şeyler çıkıyordu. Her seferinde yüreğim ağzıma geliyor ve sonrasında derin bir nefes alıyordum. Yüreğim ağzımda yaşadığım o birkaç saat de nehri geçene kadar yaşadığım bir günlük yolculuk da bir ömür gibiydi. Bitti. Ama ömrümden de çok şey gitti.

Artık Almanya’dayım, ilticaya başvurdum ve şimdilik kampta kalıyorum. Bugün yol mülakatım var. Bir an önce Almanca öğrenip burada da eğitim hayatıma devam etmeyi düşünüyorum. Her şeye yeni baştan başlamak zor ama o zorlu yolculuktan sonra her şey iyi geliyor… Sadece kızlarımı özlüyorum.”

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Kılıçdaroğlu’na saldırıyı organize eden manşet, yol veren bakan ve alandaki organize güçler

Kemal Kılıçdaroğlu’nun linç edilmesinde Süleyman Soylu yolu açtı, Güneş Gazetesi provokasyonu yaptı, köye dışarıdan AKP’nin sokak gücü getirildi.

BOLD-Güneş Gazetesi, Güneydoğu’dan gelen 4 şehitle ilgili “Mutlu musun Ekrem” manşetiyle çıktı.

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da yapacağı miting günü çıkan bu manşetle aynı gün Ankara’daki şehit cenazesinde CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu saldırıya uğradı.

Yerel seçim sürecinde Ekrem İmamoğlu, Güneş Gazetesi Yayın Yönetmeni Turgay Güler’le canlı yayına katılmış ve Turgay Güler’i canlı yayında adeta rezil etmişti.

Turgay Güler canlı yayındaki kötü performansı nedeniyle AKP’li gazeteciler tarafından da eleştiri konusu oldu. Hatta İmamoğlu’nun o yayın sonrası oyunu 2 puan artırdığı da konuşuldu.

Turgay Güler kendi mahallesinden bu eleştiriler sonrası bugün Ekrem İmamoğlu’nu açıkça hedef gösteren bir yayına imza attı.

Güler’in manşeti sonrası sosyal medyada Ekrem İmamoğlu’na Maltepe Mitingi’nde herhangi bir saldırı olması durumunda sorumlunun Güneş Gazetesi yöneticileri olduğu tepkileri dile getirildi. İstanbul’da İmamoğlu’na yönelik önlemler artırılırken, saldırı haberi Ankara’dan geldi.

Kemal Kılıçdaroğlu, Hakkari’deki PKK saldırısında hayatını kaybeden Sözleşmeli Er Yener Kırıkçı’nın Ankara Çubuk’taki cenaze töreninde saldırıya uğradı.

Kılıçdaroğlu defalarca darp edildi. Sığındığı ev, “yakın” diyen kalabalık tarafından kuşatıldı. Güvenlik önlemlerinin yetersiz oluşu dikkat çekti. Saldırgan kalabalık uzun süre Kılıçdaroğlu’nun sığındığı evden uzaklaştırılmadı. Aradan yaklaşık 1 saat geçtikten sonra zırhlı bir araçla Kılıçdaroğlu kurtarıldı.

SALDIRININ DİĞER MİMARI SÜLEYMAN SOYLU

CHP’lilere şehit cenazelerinde saldırının ilk işaret fişeği Süleyman Soylu’yla atılmıştı. Süleyman Soylu, 28 Haziran 2018’de bunun talimatını verdiğini bizzat açıklamıştı:

“Valilere müsteşarım üzerinden talimat gönderdim; ‘ CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin’ diye. Bu kadar basit. Onların gideceği bir adres var. O adresi de göstereceğiz. PKK mensuplarının cenazeleri var. Biz onları çok kısıtlı kaldırtıyoruz. Onlara bir kişilik kontenjan ayıracağız. Sandıkta beraberlerse cenazede de olacaklar”

SALDIRI DIŞARIDAN GETİRİLEN PROVOKATÖRLERLE

Köylülerin anlatımları da saldırıda bir “organizasyon” olduğunu gösteriyor. İşte burada AKP’li Bakan-AKP Medyası ikilisine uzun süredir tartışılan AKP’nin sokak güçleri giriyor. SADAT ya da Osmanlı Ocakları benzeri yapılanmalarla AKP’nin uzun zamandır bu tip provokasyonlara hazırlık yaptığı iddia ediliyordu.  Saldırının gerçekleştiği köyün sakinleri, saldırganları tanımadıklarını, tamamının köy dışından geldiğini ve provokasyon yaptıklarını söyleyerek “organizasyonu” teyid ettiler.

HULUSİ AKAR’DAN SALDIRGANLARA: “DEĞERLİ ARKADAŞLARIM”

Kalabalık evi “yakın” sloganlarıyla bağırırken bir anda ortaya çıkan isim ise Hulusi Akar oldu. Evi kuşatan saldırganlara “Değerli arkadaşlarım” diye hitap eden Akar, “Tepkinizi gösterdiniz, mesajınızı verdiniz” diye hitap edip teşekkür etmesi dikkat çekti. Akar, linç girişimini tepki ve mesaj diye niteledi.

ŞEHİT CENAZELERİNDE SALDIRILAN AKP’DEN SALDIRTAN AKP’YE

2000’li yılların başında demokrat bir çizgide yola çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi, o dönem şehit cenazelerinde Ülkücü kesimin saldırılarına uğruyordu. Askerler şehit cenazelerinde AKP’lilerle yan yana durmak istemezken, kimi zaman protokolde yer ayrılmıyor, kimi zaman ise yeterli güvenlik önlemleri alınmıyordu. AKP’lilerin şehit cenazelerinde saldırı ya da hakaretlere uğruyorlardı.

Ancak şimdi AKP’liler Bakan düzeyinde CHP’lileri şehit cenazelerinde hedef gösterirken, AKP Medyası ise açıkça seçilmiş belediye başkanlarını lincin hedefi haline getiriyor.

Kemal Kılıçdaroğlu şehit cenazesinde saldırıya uğradı sığındığı ev “yakın” sloganlarıyla kuşatıldı

 

Okumaya devam et

Öne çıkanlar