Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

AKP yandaşı Yıldızlar Holding krizde: 900 işçi işten çıkarıldı, Eti Gümüş’te üretim durdu

Daha önce parasını ödeyemediği için elektrik dağıtım ihaleleri elinden alınan Yıldızlar Holding, Eti Gümüş'te işten attığı işçilerin maaş ve tazminat alacaklarını ödemiyor.

Kütahya Gümüşköy’de işçiler işten atıldı, üretim durdu. Daha önce kazanıp da parasını ödeyemediği elektrik dağıtım ihaleleri ile tanınan Yıldızlar Holding işçilerin maaş ve tazminatlarını da ödemiyor.

BOLD- Türkiye’nin tek gümüş madeni ve entegre gümüş işletmesi Eti Gümüş’te çalışan 900 işçi kış ortasında sokağa atıldı. Sadece 30 çalışanın kaldığı madende üretim durduruldu. Tazminatlarını ve üç aylık maaşlarını alamayan işçiler eylem yaparak seslerini duyurmaya çalışıyor.

Kütahya şehir merkezinde eyleme destek veren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kütahya Milletvekili Ali Fazıl Kasap, “Kış günü yüzlerce işçi bir anda işsiz kaldı. Üstelik 3 aydır da alacakları var. Bu mağduriyetin giderilmesi için elimizden geleni yapacağız.” diye konuştu.

İŞTEN ATILANLARA SEBEP GÖSTERİLMEDİ

İşçiler, fabrikada şu anda sadece 30 işçinin kaldığını ve iş yerinin kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ifade etti.

İşçiler adına konuşan Ahmet Dal, “Hiçbir sebep gösterilmeden, haksız yere ve zorla bir takım kâğıtlar imzalatılarak yaklaşık 900 işçi arkadaşımın işine son verildi. İşçi arkadaşlarımız aylardır evlerine ekmek götüremiyor. Her bir arkadaşımızın fabrikadan 3’er aylık maaş alacakları var. Hiçbir muhatap bulamamaktayız.” dedi.

İŞLETMEYİ ÖZAL HAYATA GEÇİRMİŞTİ

Eti Gümüş A.Ş, temelleri 1985’te dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından atılan, 1987’de işletmeye alınan, Türkiye’nin tuvenan cevherden nihai ürün aşamasına kadar olan entegre sisteme sahip ilk ve tek “metal gümüş” üreticisi konumunda.

BİR BAŞKA ÖZELLEŞTİRME FİYASKOSU!

Eti-Gümüş, 2004 yılında 20,6 milyon doları peşin ödenmek şartıyla 41,2 milyon ABD Doları mukabilinde Sabahattin Yıldız’a ait Yıldızlar Holding’e satıldı.

Sözleşme tarihi olan 13 ağustos 2004’te kasasında 17,9 milyon doları nakit, 2,67 milyon doları gümüş stoğu (11 ton) olmak üzere 20,6 milyon dolarlık taşınır değeri vardı. Söz konusu tutar peşin ödeme miktarı kadardı.

Eti Gümüş, şimdi Türk Telekom gibi bir başka “yandaş şirket” özelleştirme fiyaskosu olarak üretim yapamaz halde.

2 Eylül 2010’da Çankırı’da Yaylakent beldesinde termik santral temel atma töreninde Yıldızlar SSS Holding’in patronu Sebahattin Yıldız, dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’a bilgi verirken dudaklarını eliyle kapatmıştı.

AKP HÜKÜMETİ NİÇİN MÜDAHALE ETMİYOR?

Türkiye için bu kadar önemi bulunan bir işletmeye, AKP hükümetinin hiç müdahale etmemesine işçiler veryansın ediyor.

AKP’li vekillerin bir kez bile gelip sorunlarını dinlemediğini belirten işçiler, şunları dile getiriyor: “Aylardır bir kuruş bile ödenmemesine rağmen ne kayyım atanıyor ne de el değiştiriyor. Burası AKP’ye yakın kişilerin ama ne milletvekili geliyor ne başkası. Her yere kayyım atıyorlar, buraya niye atamadılar? Burası kime aittir, kimin için çalışır bilmeyiz ama burayı görmezden geliyorlar. İnsanlar kiralarını ödeyemiyor, faturalarını yatıramıyor.”

ÜSTÜN HİZMET ÖDÜLLÜ PATRONUN İLGİNÇ ÖYKÜSÜ

Eti Gümüş’ün patronu Sebahattin Yıldız, aynı zamanda Yıldızlar SSS Holding yönetim kurulu başkanı. Yıldız, 2010 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Üstün Hizmet Madalyası ile ödüllendirilmiş, AKP’ye yakın işadamlarından.

Yıldızlar Holding Eti Gümüş dışında, Bilecik Söğüt’te bulunan Söğütsan Seramik AŞ, Çankırı’da bulunan granit fabrikası ve Gümüşhane’de Yıldız Bakır Madeni işletmecisi.

2000’li yıllara kadar seramik bayiliği yapan Sebahattin Yıldız’ın yıldızı AKP döneminde parladı. Özelleştirmeden çok düşük bedellerle önce Söğüt Seramik sonra Eti Gümüş’ü alan Yıldız elektrik dağıtım ihaleleri ile holdinge dönüştü.

ELEKTRİK DAĞITIM İŞİ FİYASKOYLA SONUÇLANDI

Yıldızlar Holding, ihalesi 6 Kasım 2009’da gerçekleştirilen Osmangazi EDAŞ’a 485 milyon dolarla en yüksek teklifi veren şirket olmuştu.

Holding bünyesindeki Eti Gümüş AŞ tarafından kurulan Dedeli Elektrik Dağıtım ile 31 Mayıs 2010’da devir sözleşmesi imzalanmış; şirket, peşin ödediği toplam bedelin 375 milyon dolarlık kısmı için Akbank’tan kredi sağladığını, kalanı için özkaynaklarını kullandığını açıklamıştı.

Sebahattin Yıldız (sağda) Osmangazi Elektrik Dağıtım ihalesini kazansa da ödemeyi yapamadığı için şirketi 2013 yılında Zorlu Holding’in patronu Ahmet Zorlu’ya devretmek mecburiyetinde kalmıştı.

Toplam 1,4 milyon aboneye sahip Osmangazi Elektrik Dağıtım; Afyon, Bilecik, Eskişehir, Kütahya ve Uşak illerine hizmet veriyordu.

Ancak Yıldızlar Holding elektrik dağıtım işinde başarılı olamadı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Osmangazi EDAŞ’a 2013 yılı ağustos ayında el koyarak Sebahattin Yıldız’ı şirketten uzaklaştırmıştı.

Şirket o dönem 180 milyon liralık borcunu da ödeyemez durumdaydı.

Yıldızlar Holding’in elektrik dağıtım macerası sadece Osmangazi ile sınırlı değildi. Şirket 2010 yılı aralık ayında 2 milyon aboneli Toroslar EDAŞ’ın dağıtım ihalesini de 2 milyar dolar bedelle kazanmıştı.

Bununla da yetinmeyen Yıldızlar Holding, Gediz EDAŞ ihalesini de 1 milyar 915 milyon dolar bedelle kazanmıştı. İzmir ve Manisa’nın elektriğini dağıtan Gediz EDAŞ ihalesi, 2012’de Yıldızlar Holding ödemeyi yapamadığı için iptal edildi ve yeni ihaleyle başka bir firmaya geçti.

BATIRMA SIRASI ETİ GÜMÜŞ’E Mİ GELDİ?

Yıldızlar Holding son olarak Toroslar EDAŞ için teklif ettiği 2 milyar doları da ödeyemedi ve yapılan ikinci ihaleyi 1,7 milyar dolar bedelle Enerji SA kazandı. Böylelikle özelleştirme ihaleleriyle yıldızı parlayan Sebahattin Yıldız’ın, kamuoyunda büyük sükse yaptığı üç özelleştirme hamlesi de fiyaskoyla sonuçlanmış oldu.

Elde kalan iki eski kamu şirketinden Eti Gümüş AŞ’de yaşanan sıkıntılar, bu projenin de çatırdamaya başladığının habercisi gibi görünüyor.

Eti Gümüş aslında özelleştirme kavramını, “yandaşa peşkeş” olarak hayata geçiren AKP hükümetinin son fiyaskolarından sadece biri.

Türkiye’nin en stratejik fabrikası Ethem Sancak’a peşkeş çekildi

BOLD ÖZEL

Atina’daki Türkiyeli mülteciler okuma şenliği yaptı

Atina’daki Türkiyeli Mültecilerin 5-6 yaşındaki çocukları için okuma yazma kursu kuruldu, kursun ilk mezunları için okuma şenliği yapıldı. Coşku görülmeye değerdi…

BARBAROS KAYA

BOLD/ATİNA- Atina’da okuma yaşı gelmesine rağmen okula gidemeyen Türkiyeli Mülteci ailelerin çocukları için Türkçe okuma yazma kursu yapıldı. Türkiye’den zor şartlarda Yunanistan’a geçerek sığınma talep eden ailelerin çocukları kendi imkanları ile organize ettiği okuma yazma eğitimi 23 Nisan günü son buldu. 5 ve 6 yaşlarında 14 çocuk, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı günü kendi okuma bayramlarını kutladı.

 

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı her sene olduğu gibi dünyanın her tarafında resmi törenler ile kutlanmaya devam ederken Atina’da bugüne özel başka bir bayram kutlandı. 14 farklı ailenin kendi imkanları ile oluşturduğu Türkçe okuma ve yazma kursu 7 aylık sürenin ardından ilk mezunlarını verdi. 4 farklı öğretmen tarafından haftanın 4 günü süren eğitim, ailelerin kendi yaşadıkları evlerde yapıldı. Bu sürecin en başından beri her türlü desteği veren Gökhan Demir konuyla ilgili “Kendi çocuğum da bu eğitimde yer aldı. Haftanın 4 günü annelerinin de yoğun çalışması ile çocuklarımız arkadaş ortamında, eğlenerek, Türkçe okuma ve yazma öğrendiler. Her ne kadar ülkemizden ayrılmak zorunda kalsak da çocuğumuzun kendi kültürüne bağlı kalmasına özen gösteriyorum” dedi.

Eğitim sürecinde yer alan öğretmen Yasemin Demir “Çok zorlandık ama bugün sonuca baktığımızda iyi ki yapmışız. Küçük evlerde yapılan eğitim, annelerin çocukları ile çok uzak semtlerden gelmesi gibi zorluklara rağmen eğitime devam ettik. O kadar hassas yaklaştık ki, Yunanistan’da 14:30 ile 17:30 siesta saati (uyku ve dinlenme) olmasına rağmen sessiz bir şekilde eğitime devam etmek zorundaydık. Yağmur, kar hatta Atina’nın neredeyse her gün olan protesto eylemlerine rağmen aileler istikrarlı olarak eğitime devam ettiler” diyerek hangi şartlarda eğitim ve öğretim yaptıklarını dile getirdi. Bir çok zorluğu aştıklarından bahseden öğretmen Demir, bazı öğrencilerin babası başka ülkelerde olmalarına rağmen eğitimlerini aksatmadıklarından da bahsetti.

“BABAM BENİ İNTERNETTEN CANLI İZLEDİ”

6 yaşında ki Gökhan Yeşil, eğitimin ilk günlerine babası ile başladı. Daha sonra babasının Yunanistan’dan başka bir ülkeye geçmesine rağmen babasının yoğun isteğini kırmayıp eğitimine devam etti. Artık Türkçe okuyup yazabilen Yeşil “Arkadaşlarımla okuma ve yazma öğrendim. Çok mutluyum. Bu gün de hep birlikte okuma bayramımızı kutluyoruz. Babam da beni internetten canlı izledi.” dedi.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı 96. Yılına denk gelen okuma bayramında 14 çocuk bir araya gelerek bütün gün eğlendi. Saat 12’de başlanan programda 2 saat boyunca palyaço eşliğinde ilizyon gösterisi yapıldı. Ardından öğretmenleri ile birlikte hazırladıkları dans ve şiir gösterisi hazırlanan sahnede gösterime sunuldu. Her bir öğrenci kendi yazdıkları şiirleri ailelerine okudular. Okuma bayramına özel, üzerinde “artık okuyorum ve yazıyorum” görseli olan pastayı hep birlikte kestiler. Programın sonunda Türkçe okuyabildikleri ve yazabildiklerini gösteren sertifikalarını aldılar. Ayrıca sertifikanın yanında hepsine oyuncaklar da verildi. Kutlama Atina’da şehrin dışında, kiralanan bir villa da yapıldı.

ÇOĞU ÖĞRETMEN ÇOCUĞU

Okuma ve yazma öğrenen çocukların birçoğunun annesi ve babası Türkiye’de öğretmendi. Yollardır 23 Nisan’ı çalıştıkları okullarda kutladılar. Ama bu sene aynı kültürü ve heyecanı çocukları ile birlikte Atina’da yaşadılar. 14 yıl kimya öğretmenliği yapmış Erdem Kol “Türkiye’de yaşadığım günlerde, 23 Nisan günleri her zaman görevli öğretmen olurdum ve o günü hep heyecanla beklemişimdir. Şimdi politik sebeplerden dolayı Yunanistan’a sığınma talebinde bulundum ve Atina’da yaşıyorum. Bugün çocuğumla birlikte hem onun okuma yazma öğrenmesi ve hem de 23 Nisan çocuk bayramını bayram gibi kutlamış olmam hasebiyle çok mutluyum” diyerek duygularını ifade etti.

Bir başka öğretmen Saliha Kafa ise bugünü anlatırken Mustafa Kemal Atatürk’ün “Özgürlüğün de, eşitliğin de adaletin de dayanağı ulusal egemenliktir“ sözünü hatırlattı ve “1923 yılını dünya çocuklarına armağan eden Atatürk’ün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını Atina’da tüm buruk duygularım ile kutluyorum. Gün gelecek tekrar 23 Nisan’ı ülkemizde kutlayacağız” dedi.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Bir akademisyenin 15 Temmuz’u: Üniversitede sorgu, hapishane, ölüme yolculuk, dağılan bir aile…

Türkiye’nin uluslararası projelerinde görev alan bir akademisyendi. Profesörlerce fişlenip sorgulandı, üniversite koridorunda kelepçelendi, ailesi dağıldı, bir saat kanalizasyonda sürünerek özgürlüğe yürüdü…

SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD/ÖZEL

S. A., Düzce Üniversitesi Meslek Yüksekokulu’nda bir akademisyendi. Fakat sıradan bir akademisyen değil. Ulusal ve uluslararası üniversitelere sürekli kabul alan, Türkçe ve İngilizce makaleleri bulunan bir hocaydı. Ama 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında, üniversitedeki meslektaşları tarafından önce üniversitede sorgulanıp sonra polise ihbar edildi.

“7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra hakkındaki tüm iddialardan beraat eden S. A, ailevi tehditler nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Meriç’i geçmeden önce başına gelmeyen kalmadı. Edirne’de bir köyün giderinin aktığı kanalizasyona düşerek, üç kez köpek saldırısına uğrayarak, üç kez yakalanma tehlikesi geçirerek bir yolculuk yapan 37 yaşındaki genç akademisyen, şimdi Almanya’da ‘iyileşmeye’ ve hayata tutunmaya çalışıyor.

S.A.’nın anlatımıyla, akademisyenlik, dağılan bir yuva ve mülteciliğe uzanan yolculuğuyla yaşadıkları:

“2002 yılında Selçuk Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünü kazandım. 2004-2005 yılında aynı üniversitenin Rus Dili ve Edebiyatı Bölümüne de kaydımı yaptırdım. İki bölümü aynı anda 2007’de bitirdim. Aynı yıl Moskova Devlet Üniversitesi Genel İşletme ve Stratejik Yönetim Bölümünde master için kabul aldım. Bir yıl Rusça kursuna gittikten sonra masterımı tamamlayıp 2009 yılının son döneminde İngilizcemi geliştirmek üzere Amerika’ya gittim ve Brooklyn College’a kayıt oldum, burada hem dil öğrendim hem de tezim ile ilgili araştırmalar yaptım.

Sonra Türkiye’ye döndüm. 2010 Temmuz’da evlendim ve 2010 Eylül ayında Düzce Üniversitesi’nden kabul aldığım için burada göreve başladım. 2016’ya kadar Düzce’de çalıştım.

OKUMAYA AŞIK BİR İNSANIM

Okumaya aşık bir insan olduğum için hep koşturdum. Ayrıca yabancı dilimi ve potansiyelimi de değerlendirmek istiyordum. Sakarya Üniversitesi’nde endüstri, Düzce Üniversitesi’nde işletme doktorasına başladım. Sakarya’da Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okumak için de başvurdum.

Ben kendimi bildim bileli böyleyim. Eğitim hayatım boyunca hep kütüphanelerde araştırmalar yaptım. Sadece kendi alanımda değil, başka alanlarda da araştırma yapmak, yayınlar çıkarmak, başka şeyler öğrenmek hep ilgimi çekmiştir. Öğrencilerime faydalı olmak için çeşitli kurslara gittim.

Endüstri mühendisiyim ve iş güvenliği alanlarımızdan biri. Üniversitede bunların da derslerini görüyoruz ama bir şeyi öğretebilmek için derinleşmek lazım. Kalite yönetim sistemi, gıda yönetimi, iş sağlığı ve güvenliği yönetim sistemi… Bunların hepsinin eğitimlerine katılarak başdenetçiliklerini teker teker aldım.

Düzce Üniversitesi, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Belarus gibi ülkelerle Karadeniz Bölgesi İşbirliği Antlaşması imzalamıştı. Okulu temsilen İstanbul’da gerçekleştirilen toplantılara ben gidiyor, projeleri takip ediyordum.

Ayrıca 2013 ve 2014 yılında Macarsitan’a Szeged Üniversitesi’ne misafir öğretim elemanı olarak gittim. Ulusal ve uluslararası birçok toplatıya katıldım. Yerli ve yabancı 11 makalem bulunuyor. Sakarya’da başlayıp Düzce İşletme’de devam ettiğim doktoramın da son dönemindeydim.

ÜNİVERSİTE FİŞLEDİĞİ İÇİN, YÖK KAZAKİSTAN’A GÖNDERMEDİ

Farklı tecrübeleri sevdiğim için önüme çıkan tüm fırsatları değerlendiriyordum. 2015 yılında Kazakistan’daki Ahmet Yesevi Üniversitesi’nden kabul aldım. Fakat YÖK izin vermediği için gidemedim. Ahmet Yasevi Üniversitesi kadro açtığına dair ilanlarını YÖK’e gönderiyor. YÖK de Türkiye’deki üniversitelere böyle bir program olduğunu, şartları uygun olanların başvurabileceğini duyuruyor. Üniversite de ilanı personeline dağıtıyor. Başvuru için belgelerimi hazırladım, hem YÖK’e hem de üniversitenin kendisine gönderdim.

Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin Ankara’da merkezi vardır. Beni mülakata çağırdılar. Gittim, bizzat rektör sözlü mülakat yaptı ve ‘tamam sizi kabul ediyoruz’ diye olumlu cevap verdi. YÖK’ten de haber bekliyoruz. Bu arada pasaportumu çıkardım, evrakları hazırladım. Birkaç defa toplantı yapıldı, hatta gidecek öğretim elemanlarıyla toplantı yaptık. Ama YÖK yine de izin vermedi. 2015’te polis olan kardeşim gözaltına alınmıştı. Ondan dolayı beni de fişlemişlerdi.

15 TEMMUZ GÜNÜ DOKTORA STAJI İÇİN POLONYA’YA GİDECEKTİM

Doktoramın son döneminde olduğum için 2016’da doktora stajı için Polonya Wroclaw Üniversitesi’ne başvurmuştum, kabul aldım. 15 Temmuz 2016’da Polonya’ya gidecektim. Biletlerim hazırdı. Yola çıkmadan birkaç gün önce Adana’ya ailemin yanına gitmiştim. Yurt dışına gidiyorum, onlarla vedalaşayım, ne olur ne olmaz diye düşünürken darbe girişimi oldu.

Bütün memurlara görevinize dönün çağrısı yapıldığı için ben de üniversiteye döndüm. Görevime başladığıma dair resmi bir yazı verdim. Yurt dışı görevlendirmem olduğu halde bir yere gitmediğimi, işimin başında olduğumu belirttim.

Tatil dönemi olduğu için genelde 10.00 gibi gidiyorduk okula. 21 Ağustos 2016’da bölüm başkanı beni sabah erkenden üniversiteye çağırdı. 07.00-08.00 gibi aramıştı. Bir terslik olduğu belliydi. Görevden uzaklaştırılma yazısı gelmişti hakkımda. ‘Gerekçesi nedir?’ diye sordum. ‘Bilmiyoruz, yazıyı size göstermemiz bile yasak’ dediler. Benim için o kadar şok edici bir andı ki, hemen üniversiteden çıkmak istedim. Çıkmazsanız zaten güvenlik gelip götürüyor ve ikinci bir yazıya kadar okula yaklaşamıyorsunuz. Biraz da bu yüzden çıkmak istedim. Onurunuza, gururunuza dokunuyor bunlar. Odamızı mühürlemişler tabi, giremedik. Kişisel eşyalarımızı dahi alamadık. Kişisel eşyadan kastım normal kıyafetlerimiz…

Meğer aynı gün hakkımda tutuklama kararı da varmış ama ben bunları sonra öğrendim. Neyse eve gittim. Bir hafta boyunca evdeydim. Ne üniversiteden bir haber var, ne gelen ne giden var. Dayanamayıp bir hafta sonra 29 Ağustos 2016’da rektörlüğe gittim. Tekrar sordum kararı. “Hocam beklerseniz mülakata alırız” dediler.

REKTÖRLÜĞÜN GÖREVLENDİRDİĞİ İKİ PROFESÖR BENİ SORGULANDI

Mülakata alacaklar diye bekliyorum. Yanıma güvenliği diktiler. Arabamın anahtarını, üzerimdeki her şeyi güvenliğe bıraktım. Mülakat başladı, mülakat diyorum ama aslında beni sorguya aldılar. Rektörlükte disiplin soruşturmaları için bir oda tahsis edilmişti, orada oluyor bu olay. İlk defa birinin ifadesi alınırken kapıya güvenlik koyuyorlardı. Hem kapının önüne hem de arkasına. Beni sorguya çekenler rektörlük tarafından görevlendirilmiş iki profesördü; İlyas Uygur ve Haldun Müderrisoğlu.

Ellerinde 30-40 soru vardı. Hizmet Hareketi ile bağlantımın olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı. Ben de ne Bank Asya hesabı, ne gazete aboneliği, ne de başka bir şey vardı. O yok, bu yok, yok yok yok… Sorgulama bu şekilde devam etti. En son mühendislik fakültesinin de dekanı olan profesör, “Bylock kullandınız mı?” diye sordu. Kullanmamıştım. Kullanmadığımı her sorguda defalarca dile getirdim ama dikkate alınmadı. Mahkeme sürecinde de herkesin üniversite tarafından nasıl fişlendiğini gördüm. Rektörlükten gizli ibareli belgeler mahkemeye sunulmuştu. Kiminin Bank Asya hesabı, kimi hakkında gizli tanık…

BİR YANDAN SORGULARKEN BİR YANDAN DA POLİSE HABER VERMİŞLER

Üniversitedeki odadan çıktığımda kapıda terörle mücadele şubesinden 3-4 polis beni bekliyordu. Meslektaşlarım beni sorgularken diğer yandan da savcılığa “S.A hakkında yakalama kararı var mı?” diye sormuşlar ve evet cevabını alınca okulda olduğumu polise bildirmişler. Meslektaşlarım yapıyor bunu. Ve ben ‘örgüte üye olmaktan’ üniversite kapısında gözaltına alındım. Diğer meslektaşlarımın gözleri önünde, onurumu kıra kıra, rencide ede ede yaptılar bunu.

DÜZCE’DEKİ YAPILANMAYI DEŞİFRE EDERSEN…

Önce hastaneye sonra emniyete, oradan da Düzce İl Emniyet Müdürlüğü ana binasına götürdüler. Nezarethanelerde yer yokmuş. Sonra dediler ki, “5 gün kimseyle görüşmeyeceksin. 5 günden 30 güne kadar burada kalabilirsin. Bu süre içinde belki 1 kere avukatınla görüşebilirsin”. Dördüncü gün ifadem alındı. Bir CMK avukatı geldi. Yine benzer birçok soru sordular. Hepsine hayır dedim çünkü kendimi biliyorum. “Bu numara sana mı ait?” dediler. Benimdi. “Bu numara üzerinden Bylock kullanılmış, emin misin kullanmadığına” dediler. Emindim.

Bir gün sonra mahkemeye çıktım. Sulh ceza hakimi “Birkaç isim verirsen cezanda indirim olacak. Düzce’deki cemaat yapılanmasını deşifre edersen etkin pişmanlıktan yararlanabilirsin” dedi. Böyle bir bilgim bulunmadığını, itiraf edecek de bir şey yapmadığımı ifade ettim. Bylock kullanmadığımı, tutuksuz yargılanmak istediğimi söyledim ama olmadı.

GÖREMEDİĞİNİZ DOSYA NEDENİYLE Mİ BENİ TUTUKLUYORSUNUZ!

Hakim, son bir sözün var mı diye sordu. Var, dedim. Hem görevden uzaklaştırma, hem de tutuklanma kadar ağır iki olayı hak edecek ben ne yapmış olabilirim ki beni tutukluyorsunuz. İşlediğim suç nedir. İddiayı bilmek istiyorum dedim. “Sizinle ilgili 8 dosya var” dedi. Nasıl yani! Benimle ilgili sekiz dosya nasıl olabilirdi ki… İnanamamıştım. “Üniversite dosyası bunlar” diye de ekledi. “Dosyada yazan suçum ne?” diye yineledim. “Dosyalar gizli, biz de göremiyoruz” dedi. “Göremediğiniz suçla mı beni tutukluyorsunuz?” diye tepki verince hakim gözlerimin içine bakamadı. Ve iki suçtan beni tutukladı. Anayasal düzeni ortadan kaldırmak ve silahlı terör örgütüne üye olmak. Aynı gün Düzce Çilimli Cezaevi’ne gönderildik. 9 kişilik koğuşlarda 27 kişi kaldık. Yerlerde yatıyordu herkes.

YANLIŞLIK YAPILAN BYLOCK LİSTESİNDE ADIM GEÇİYORMUŞ!

Birkaç gün sonra ailem avukat tuttu. Avukatım da Bylock kullanıp kullanmadığımı sordu, ona da yok dedim. 7,5 ay cezaevinde yattıktan sonra Bylock kullanmadığıma dair emniyetten yazı gelince tahliye oldum. Bylock kullananlarla ilgili ilk başta 216 bin kişilik bir liste hazırlanmıştı. Sonra bu liste yanlışlık var diye 90 bine düştü. Benim adım da o yanlışlık yapılan kişiler arasındaydı. Bylock kullanan bir kişi bir Wifi’ye bağlanırsa ve siz de o Wifi’ye bağlandıysanız siz de Bylock kullanmış gibi oluyorsunuz. Durum bundan ibaretti. Sonuç olarak beni tutuklayan savcı adli kontrolle tahliye etti. Ama 7,5 ayım cezaevinde geçti. Sonra adli kontrol de kalktı, bankadaki tahditler de.

HAKKIMDAKİ TÜM İDDİALARDAN BERAAT ETTİM

Bu arada cezaevindeyken Ekim 2016’da 675 sayılı KHK ile ihraç edilmiştim. Cezaevinden çıkınca üniversiteye geri dönmek için başvurdum, tabi bizi dikkate almadılar. Meğer üniversiteden biri hakkımda gizli tanıklık yapmış, sonra da ben onu tanımıyorum demiş. Bu nedenle dosyamdaki gizli tanık iddiası böylece düşmüş oldu. Gözaltına alındığımda evde ‘Bediüzzaman ve Bilinmeyen Yönleri’ adlı bir kitap vardı. Onu almışlar. Hakim ‘evinde örgütsel doküman çıkmış’ demişti. Nesil Yayınları’nın bastığı bir kitaptı ve kitap hala satıştaydı. Nesil Yayınları KHK ile kapatılmadığı için hakim bu itirazımı kabul etti. Ve Aralık 2018’de hakkımdaki tüm iddialardan beraat ettim. 2,5 yıldır yargılanıyordum. Beraat etmiştim. Artık bir oh çekebilirdim… Ama nerede!

EŞİM BOŞANMA DAVASI AÇTI,
İSTEDİKLERİNİ VERMEZSEM ‘FETÖCÜ’ DİYE İHBAR EDECEĞİNİ SÖYLEDİ

Fakat bu kez eşim ve ailesi beni vatan haini olarak görmeye başladılar. Beraat ettikten sonra çocukları aldı gitti. Boşanma davası açtı. Gerekçeye de ‘terör örgütüne üye olduğundan ihraç edildiği için psikolojisi bozuldu’ diye yazdırmış. Benden çok fazla tazminat istedi. Akademisyenken kazanıyordum ama sonra para kazanamadık ki… İş için 40’ın üzerinde fabrikaya başvurdum. Alan olmadı. En son anket analizleri yapmaya başlamıştım.

BOŞANMA GEREKÇESİNİ GÖREN SAVCI, İSTİNAF MAHKEMESİNE BAŞVURDU

Eşimin açtığı dava ile İstinaf Mahkemesi’ndeki dosyamın onaylanması arasında birkaç gün vardı. Savcı boşanma davasındaki gerekçeyi görünce beraat kararının onaylamaması için istinafa başvurdu. Avukatım da kararın bozulabileceğini söyledi. Artık her güne stresle uyanmaya başlamıştım. Ha bugün ha yarın tekrar alacaklar diye psikolojim etkilendi haliyle.

Bir sabah polisler geldi, adres ve gelir tespiti yapacaklarını söylediler. İstanbul 11. Aile Mahkemesi’nden yazı gelmiş. Tabi ben korkuyorum acaba yine mi tutuklanacağım diye. 7-8 defa emniyete çağırdılar.

Bu arada eşim ve ailesi beni sürekli tehdit ediyordu. Ya 50 bin TL para verirsin, her ay 2500 TL gönderirsin, evdeki eşyaları gönderirsin, çocukların velayetini bırakırsın ya da gider adliyede ifade veririm diye.

9 yıllık evliydik. Biri 3,5, diğeri 8 yaşında iki kızım var. Çocuklarla görüşmek istiyorum. Gelirsen savcılığa bildiririm diyordu. Uzaklaştırma kararı aldırdı, çocuklarla görüşmemi engelledi. Eşimin, kayınvalidemin tehditleri, AKP’Li oldukları için evime partiden adam bile gönderiyorlardı. Çok zor ve depresif günler geçirdim. Başımı yastığa stressiz, kaygısız koyduğum bir tek gece bile yoktu. Ağır depresyona girmiştim, günde 3-4 paket sigara içiyordum. Yargılandığım davanın etkisi geçmeden bu defa da yuvam yıkılmıştı. Çok bunalmıştım ve anne babama dahi haber vermeden yurt dışına çıkma kararı aldım.

JANDARMALARLA ARAMDA 5 METRE KALMIŞTI Kİ…

19 Mart 2019’da Meriç üzerinden Yunanistan’a geçtim. Fakat kolay olmadı. Nehir kenarına varabilmek için Edirne İpsala taraflarında bir köy yolunda kilometrelerce yürüdük. Hava soğuk, sis var. Yürüyoruz ama nereye yürüdüğümüzü biz de bilmiyoruz. Kaçakçılar birdenbire jandarma pusu kurmuş dedi ve jandarmalarla aramızda 5 metre kala bizi bırakıp kaçtılar.

Yanımda bir aile daha vardı. Ben de bir refleksle sırtımdaki çantayı attığım gibi koşmaya başladım. Jandarmalar teslim olun kaçmayın, ateş edeceğiz diye bağırıyorlardı. Ben durmadım, niye durmadım, bilmiyorum, bir refleks ile bir anda koşma hissi uyandı. Normal şartlarda durup teslim olacak birisiyimdir.

ELLERİMİN VE DİZLERİM ÜZERİNDE KANALİZASYON BALÇIĞINDA SÜRÜNDÜM

Tarlalara doğru kaçıyordum. Kaç kişilerdi bilmiyorum. Jandarma bir süre kovaladı beni. Biraz koştuktan sonra önüme bir kanalizasyon çıktı. Üstü açık bayağı büyük bir kanalizasyondu. İçini göremedim tabi ki. Mecburen oraya indim ve indiğim gibi dizime kadar balçığa battım ve yüzüstü düştüm. Bu arada el fenerlerini görüyorum.

ETRAFIMDA BÖCEKLER, KURBAĞALAR, YILANLAR, FARELER KAÇIŞMAYA BAŞLADI

Battığım gibi bir ivmeyle koşayım, karşı taraftan çıkayım diye düşündüm ama ayağımı balçıktan çıkaramadım. Sürünmeye başladım. Belki yarım, belki bir saat o balçığın içinde dizlerimin ve elimin üstünde sürüne sürüne yol aldım. Ne kadar bir süre geçtiğini kestiremiyorsunuz, zaten zaman mevhumunu yitiriyorsunuz.

Önümde kurbağalar, fareler, yılanlar, böcekler sağa sola kaçışıyor. Bildiğiniz kazuratın (dışkı) geçtiği, köyün pislik suyunun gittiği ve muhtemelen Meriç nehrine aktığı bir kanaldı.

Kanalizasyon düz gidiyordu sonra sola doğru kıvrılıyordu. Suyun aşındırdığı bir yer vardı. Sırtımı oraya dayadım ve beni görmesinler diye büzüştüm. Orada 15-20 dakika saklandım. Ara ara kafamı kaldırıp gelen giden var mı diye kontrol ettim. Baktım kimse yok çıkıp devam ettim. Ama o kadar zor çıktım ki… Üstüm başım balçıktan, pislikten, kazurattan öyle ağırlaştı ki… Soğuktan etkilenmemek için kalın mont giymiştim. O montun balçıktan ne hale gelebileceğini tahmin edersiniz.

ÜÇ KEZ KÖPEK SALDIRISINA UĞRADIM, PARÇALAYACAKLAR SANDIM

Neyse çıktım, kanalizasyondaki tüm pisliklerin bulaştığı elbiselerimle yürüyorum ve soğuktan donuyorum. Tekrar tarlalara girdim, ara sıra yere yatıyorum, ışıklar görüyorum çünkü. Biraz yürüdükten sonra devasa bir köpek üstüme saldırdı. İç cebimde çakı, çakmak vardı, onları çıkardım. Sopa buldum vs. Köpekten kurtuldum. İlerlemeye devam ettim. Bu arada yolumu kaybettim, kaç km ve kaç saat yürüdüm bilmiyorum.

Yol üstünde kapalı alanda bir sürü gördüm bu kez. Bu sefer çoban köpeği saldırdı üzerime. Beni parçalayacak sandım ve 500 metreden fazla peşimi bırakmadı. Elimdeki çakmağın biraz daha gazını açarak sopayla, çakıyla onu da savdım. Hala Türkiye tarafındayım. Tarlalardayım, ilerliyorum ama endişeliyim… Derken 5-6 köpeğin olduğu bir sürü daha üzerime saldırdı. Bu defa herhalde beni parçalayacaklar dedim.

ARTIK SIFIR NOKTASINA GELMİŞTİM Kİ…

Artık kendimi de her şeyi de bıraktım. Çünkü o an öyle adrenalin oluyor ki korku yerini sıfır noktasına bırakıyor. Endişe, kaygı, korku hiçbir şey hissetmiyorsunuz, umurumda değil, ne olursa olsun diyorsunuz. Bu duygularla elimdeki sopayı artık nasıl bir refleksle, cesaretle savurduysam köpeklere doğru… Bir yandan da avazımın çıktığı kadar bağırıyorum. Yoksa öldürecekler, parçalayacaklar beni… Köpekler bir-iki hırladıktan sonra uzaklaştılar.

Bir süre sonra yol kenarında oda gibi bir yapı gördüm. Oraya gittim ve telefonu açtım. Telefona bir şey olmamıştı. Kalın montun altında deri mont vardı, onun iç cebine koymuştum. Kaçakçılara ulaştım, bir saat sonra geldiler. Arabada bir kadın, bir erkek vardı. Onlar da nasıl kaçtığıma şaşırdılar. Sırt çantamın içindeki Laptop, diplomalar hepsi gitti tabi ki…

JANDARMA TEKRAR KISTIRDI

Kaçakçılar beni bir yere götürdü ve orada beklememi söylediler. Onlara artık güvenmiyordum ama yapacak başka bir şey de yoktu. Mecbur bekledim. Sazlıkların içine doğru girdim, dışarıdan görünmeyecek şekilde saklandım. Bir araba geleceğini ve biri inerse hemen binmemi söylediler. Bir araba yanaştı ve öyle yaptım. Yola çıkar çıkmaz biraz ileride jandarma yolu kapattı. Hemen geri döndük, baktık diğer tarafı da kapatmışlar. İki taraftan da kıstırılmıştık. Yine tarlalara daldık. Şoför yolu bilmiyordu, yanındaki adam tarif ediyordu. Bir yerde durup farları kapatıp yer değiştirdiler. Sonra oradan girip buradan çıktık ve jandarmaları yine atlattık.

AYAK PARMAKLARIMDA HİS KAYBI OLUŞTU

Beni bir eve götürdü kaçakçılar. Duş aldım. Çok dar ve eski kıyafetler verdiler. 2-3 numara küçük bir ayakkabıyı giydiğim için şu anda 4 parmağımda his kaybı var. Ben artık geçmek istemiyordum, ümidimi kaybetmiştim, belki de geçmemek gerekiyor diye düşünmeye başlamıştım. Gidip teslim olmayı dahi defalarca düşündüm. Sabah tekrar deneyeceğiz dediler. Son bir kez daha şans vermek istedim kendime. Yanımda küçük çocukları olan bir aile de vardı ve herkes endişeliydi. Erkenden yola çıktık ve epeyce yürüdükten sonra geçiş yapacağımız yere yaklaştık. Tam varmak üzereydik ki bir tabur jandarma yine çıkageldi.

Araba geriye döndü ve jandarmaları yine atlatmıştık. Hemen nehrin kenarına indik ve bota binip geçtik. Tabi ayakkabının, kıyafetlerin darlığı, soğuk… Ciğerlerimi üşüttüm orada. Akciğerlerimde iltihaplanma başlamış. Hala iyileşemiyorum. Yunanistan tarafında da 6-7 km yürüdük. Yanımdaki aileyi de yalnız bırakmak istemedim, dil bilmiyorlar, eşyaları var…

Nihayetinde tren istasyonunda hepimizi polis aldı. Her mültecinin yaşadığı süreç benim için de başlamıştı. 20 Mart’ta nezarethanede, 21-23 Mart arasında cezaevinde kaldık. Sonra kapalı kampa gönderdiler.

UÇAĞA BİNENE KADAR YÜREĞİM AĞZIMDAYDI…

Atina’dan iltica başvurusunda bulunacaktım. 2025’e kadar randevu bile vermiyorlardı. Sahte kimlikle Atina’dan Almanya’ya uçmayı denedim. İlk seferde yakalandım. İkinci kez Girit’ten denemeye karar verdim. Pazartesi Atina’ya gelmiştim. Cumartesi gemiyle Girit’e geçtim, pazar günü sabah Girit’ten uçtum ama uçağa kadar görevliler beni birkaç kez durdurdu.

Yok otobüs dolmuş o yüzden durdurmuşlar, yok öncelikli olanlar varmış bu yüzden durdurmuşlar. Neden böyle oluyordu bilmiyordum ama son anda hep bir şeyler çıkıyordu. Her seferinde yüreğim ağzıma geliyor ve sonrasında derin bir nefes alıyordum. Yüreğim ağzımda yaşadığım o birkaç saat de nehri geçene kadar yaşadığım bir günlük yolculuk da bir ömür gibiydi. Bitti. Ama ömrümden de çok şey gitti.

Artık Almanya’dayım, ilticaya başvurdum ve şimdilik kampta kalıyorum. Bugün yol mülakatım var. Bir an önce Almanca öğrenip burada da eğitim hayatıma devam etmeyi düşünüyorum. Her şeye yeni baştan başlamak zor ama o zorlu yolculuktan sonra her şey iyi geliyor… Sadece kızlarımı özlüyorum.”

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Kılıçdaroğlu’na saldırıyı organize eden manşet, yol veren bakan ve alandaki organize güçler

Kemal Kılıçdaroğlu’nun linç edilmesinde Süleyman Soylu yolu açtı, Güneş Gazetesi provokasyonu yaptı, köye dışarıdan AKP’nin sokak gücü getirildi.

BOLD-Güneş Gazetesi, Güneydoğu’dan gelen 4 şehitle ilgili “Mutlu musun Ekrem” manşetiyle çıktı.

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da yapacağı miting günü çıkan bu manşetle aynı gün Ankara’daki şehit cenazesinde CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu saldırıya uğradı.

Yerel seçim sürecinde Ekrem İmamoğlu, Güneş Gazetesi Yayın Yönetmeni Turgay Güler’le canlı yayına katılmış ve Turgay Güler’i canlı yayında adeta rezil etmişti.

Turgay Güler canlı yayındaki kötü performansı nedeniyle AKP’li gazeteciler tarafından da eleştiri konusu oldu. Hatta İmamoğlu’nun o yayın sonrası oyunu 2 puan artırdığı da konuşuldu.

Turgay Güler kendi mahallesinden bu eleştiriler sonrası bugün Ekrem İmamoğlu’nu açıkça hedef gösteren bir yayına imza attı.

Güler’in manşeti sonrası sosyal medyada Ekrem İmamoğlu’na Maltepe Mitingi’nde herhangi bir saldırı olması durumunda sorumlunun Güneş Gazetesi yöneticileri olduğu tepkileri dile getirildi. İstanbul’da İmamoğlu’na yönelik önlemler artırılırken, saldırı haberi Ankara’dan geldi.

Kemal Kılıçdaroğlu, Hakkari’deki PKK saldırısında hayatını kaybeden Sözleşmeli Er Yener Kırıkçı’nın Ankara Çubuk’taki cenaze töreninde saldırıya uğradı.

Kılıçdaroğlu defalarca darp edildi. Sığındığı ev, “yakın” diyen kalabalık tarafından kuşatıldı. Güvenlik önlemlerinin yetersiz oluşu dikkat çekti. Saldırgan kalabalık uzun süre Kılıçdaroğlu’nun sığındığı evden uzaklaştırılmadı. Aradan yaklaşık 1 saat geçtikten sonra zırhlı bir araçla Kılıçdaroğlu kurtarıldı.

SALDIRININ DİĞER MİMARI SÜLEYMAN SOYLU

CHP’lilere şehit cenazelerinde saldırının ilk işaret fişeği Süleyman Soylu’yla atılmıştı. Süleyman Soylu, 28 Haziran 2018’de bunun talimatını verdiğini bizzat açıklamıştı:

“Valilere müsteşarım üzerinden talimat gönderdim; ‘ CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin’ diye. Bu kadar basit. Onların gideceği bir adres var. O adresi de göstereceğiz. PKK mensuplarının cenazeleri var. Biz onları çok kısıtlı kaldırtıyoruz. Onlara bir kişilik kontenjan ayıracağız. Sandıkta beraberlerse cenazede de olacaklar”

SALDIRI DIŞARIDAN GETİRİLEN PROVOKATÖRLERLE

Köylülerin anlatımları da saldırıda bir “organizasyon” olduğunu gösteriyor. İşte burada AKP’li Bakan-AKP Medyası ikilisine uzun süredir tartışılan AKP’nin sokak güçleri giriyor. SADAT ya da Osmanlı Ocakları benzeri yapılanmalarla AKP’nin uzun zamandır bu tip provokasyonlara hazırlık yaptığı iddia ediliyordu.  Saldırının gerçekleştiği köyün sakinleri, saldırganları tanımadıklarını, tamamının köy dışından geldiğini ve provokasyon yaptıklarını söyleyerek “organizasyonu” teyid ettiler.

HULUSİ AKAR’DAN SALDIRGANLARA: “DEĞERLİ ARKADAŞLARIM”

Kalabalık evi “yakın” sloganlarıyla bağırırken bir anda ortaya çıkan isim ise Hulusi Akar oldu. Evi kuşatan saldırganlara “Değerli arkadaşlarım” diye hitap eden Akar, “Tepkinizi gösterdiniz, mesajınızı verdiniz” diye hitap edip teşekkür etmesi dikkat çekti. Akar, linç girişimini tepki ve mesaj diye niteledi.

ŞEHİT CENAZELERİNDE SALDIRILAN AKP’DEN SALDIRTAN AKP’YE

2000’li yılların başında demokrat bir çizgide yola çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi, o dönem şehit cenazelerinde Ülkücü kesimin saldırılarına uğruyordu. Askerler şehit cenazelerinde AKP’lilerle yan yana durmak istemezken, kimi zaman protokolde yer ayrılmıyor, kimi zaman ise yeterli güvenlik önlemleri alınmıyordu. AKP’lilerin şehit cenazelerinde saldırı ya da hakaretlere uğruyorlardı.

Ancak şimdi AKP’liler Bakan düzeyinde CHP’lileri şehit cenazelerinde hedef gösterirken, AKP Medyası ise açıkça seçilmiş belediye başkanlarını lincin hedefi haline getiriyor.

Kemal Kılıçdaroğlu şehit cenazesinde saldırıya uğradı sığındığı ev “yakın” sloganlarıyla kuşatıldı

 

Okumaya devam et

Öne çıkanlar