Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

3 yıldır bir odada çocuklarından ayrı “gaybubet” yaşayan KHK’lı öğretmen yazdı: Yoruldum

Türkiye’de 3 yıldır çocuklarından ayrı, eşiyle beraber bir odanın içinde ‘gaybubet’te yaşayan KHK’lı bir kadının kaleminden tarihe geçecek bir mektup…

KHK’yla ihraç öğretmen, üç yıldır yaşadığı zorlukları, duygularını ve hayatın kendisine sunduğu iki seçeneği BOLD‘a gönderdiği mektupta yazdı.

Çok yoruldum…

Avrupa’daki, Amerika’daki, Afrika’daki bütün dünyadaki öğretmenlere, benim gibi hem öğretmen hem anne olanlara, babalara, hangi meslekten olursa olsun herkese seslenmek istiyorum. Lütfen duyun!

Türkiye’de zulüm gören, yaklaşık 3 yıldır gaybubet hayatı yaşayan bir öğretmen ve anneyim. Öğretmen vasfımı hep öne yazdım çünkü; her zaman öğrencilerime bana Allah’ın, anne babaların bir emaneti olarak baktım ve kendi çocuklarımdan daha çok onlara vakit ayırdım. Bundan da hiç pişmanlık duymadım.

Şimdi ise Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz denilen saçma bir darbe tiyatrosu sonrası, ismini hiç telaffuz etmediğim bir örgüt üyesi diye terörist ilan edildim, önce öğretmenliğim sonra da anneliğim elimden alındı.

Temmuz 2016’da açığa alındım. Eşimden dolayı rehin alınıp gözaltına alınmak istendim ama küçük oğlumun ağlayıp sinir krizi geçirmesiyle polisler bir gece mühlet verdiler eşimin gelmesi için.

O gece apar topar 3 çocuğumla ve bir iki bavulla evden kaçmak zorunda kaldım. 1 Eylül 2016 KHK’sı ile ihraç edildim. Hakkımda yakalama kararı çıkartıldı. O gün bugündür kaçak bir hayat yaşıyorum. Evimden çocuklarımdan ayrı yerlerde.

Bu süre içinde risk alarak da olsa sosyal medyadan dünyada olup bitenleri, Türkiye’de yaşanan mağduriyetleri, artık soykırım aşamasına gelmiş zulümleri takip etmeye çalışıyorum. Kim bizlerden bahsediyor, çağdaş dünyanın adaletli ülkelerinde hukuk ve özgürlük içinde yaşayan insanların bizden haberleri var mı öğrenmek istiyorum.

Çünkü bizim gibi dünyanın herhangi  bir köşesinde zulüm gören insanların sesini duyanların olması bana ümit veriyor, yaşamak için mücadele etmek için bir sebep oluyor. Ama üzülerek görüyorum ki dünyadaki demokratik hukuk devleti dediğimiz ve ümit bağladığımız ülkelerin liderleri bir noktada sessiz kalıyorlar. Amerika ve Avrupa ülkelerinin liderleri, siyasetçileri ve AİHM üyeleri bir yerde sessiz kalıyorlar. Sosyal medyadan anladığıma göre bunun sebebi olarak da ülke çıkarları, mülteci anlaşmaları vs. gibi sebepler öne sürülüyor. Ben siyasetçi değilim, bilmiyorum, ülkeleri yönetenler belki kendi halkının huzurunu düşündüğü için haklı olabilirler bilemiyorum.

Ama bir öğretmen, bir anne, bir insan olarak bunu kalbime vicdanıma aklıma anlatamıyorum. Suriye’de zulüm gören insanlar ülkelerinden kaçıp gelmeye başladıklarında ben Gaziantep’in bir ilçesinde Kuran Kursu öğretmenliği yapıyordum. Gelen mültecilerin ilk yerleştirildikleri yerlerden olan bir binada çalışıyordum. Her gün o insanlar için dua ediyor, çocukları için çikolatalar, oyuncaklar alıyor, onlarla sohbet etmeye çalışıyor ve onlarla birlikte ağlıyordum.

Ne yazık ki çok geçmeden benim ülkemi yöneten siyasi irade kendi çıkarları için beni ve benim gibi bir insanı, anneyi, babayı, öğretmeni,  doktoru, ev hanımını, her meslekten insanı bir gecede terörist ilan etti ve hapishanelere tıktı. Ölüme açlığa maruz bıraktı. Öyle ki başka ülkelere gitmememiz için pasaportlarımıza el konuldu. Pasaportu olan yakınlarımız havaalanlarında gözaltına alındı ya da ülkeden çıkışları engellendi.

Şimdi ben bu yüzden siyasilere değil, bütün Avrupa ülkelerindeki ve ABD’deki öğretmen meslektaşlarıma ve annelere seslenmek istiyorum.

ÜÇ YILDIR BİR ODADA YAŞIYORUZ

Biz 3 yıla yakın bir süredir bir odanın içinde eşimle iki kişi yaşıyoruz. 3 yılda tam 17 yer değiştirdik. Dışarı çıkamıyoruz, ihtiyaçlarımızı bir iki kişi karşılamaya çalışıyor. Onlar da takip edilme, yakalanma korkusuyla her zaman yanımızda olamıyorlar. Çok zorunlu bir hal olunca yanımıza gelip ihtiyacımızı getiriyorlar. Çocuklarımızı her an göremiyoruz. İki üç ayda bir, korku içinde görüşmeye çalışıyoruz ya da çok zorunlu bir halde mecburen yakalanma riskini göze alıp bir gün ya da birkaç saatliğine görüşebiliyoruz.

Çocuklarımın bütün mutlu anlarında ve üzüntülü anlarında yanlarında olamamak, insan gibi özgür yaşayamamak bir kadın olarak en mahrem ihtiyaçlarını bile birilerinden istemek, bir ekmek için birileri getirecek diye beklemek artık bizi çok yordu.

Özgürlüğümüze ve çocuklarımıza kavuşmayı beklemekten çok yoruldum. Ben insanım, bir anneyim, bir kadınım bütün bunları hak ettiğimi düşünmüyorum.

ÇOK YORULDUM, GALİBA YOLUN SONU

Neden mi? Çok yoruldum çünkü. Kaçmaktan, bir odanın içinde yaşamaktan, çocuklarımdan ayrı kalmaktan ve onları görememekten, parasızlıktan, borç istemekten, gece gündüz el işi örgüler yapıp onları satabilmek için tanıdıklara yalvarmaktan, rica etmekten, ezilip büzülmekten, en yakınlarımın vefasızlığından, yardımlarını istediğimizde bir sürü mazeret öne sürüp kaçmalarından, ‘git cezanı çek çocuklarının başına dön’ diye nasihat vermelerinden.

Sadece psikolojik olarak değil artık bedenen de çok yoruldum. Şeker hastasıyım. İleri derece huzursuz bacak sendromu var. Raporlu parkinson ilaçları kullanıyorum. Doktora gidemediğim için tedavi edilemeyen reflü ve iki tane yara var midemde. Bunlara şimdi aşırı el işi yapmaktan, ağlamaktan ve şeker hastalığının da etkisi ile göz problemlerim ve kadın hastalıkları eklendi. Yaklaşık 3 aydan beri sürekli kesilmeyen kanama ve sancılarım var. Artık kansızlıktan dolayı çok halsizim ve hareket edemiyorum. İnternetten ya da konuşabildiğim 3-5 kişinin önerdiği bütün hapları kullandım. Bitkisel, duyduğum ve okuduğum her şeyi imkanlarım ölçüsünde yaptım ama bir türlü sonuç alamadım. Gaybubette olduğum için hastaneye gidemiyorum. 3 aydan beri özel muayenehanesi olan bir kadın doğum doktoru aradık, bulamadık. Nihayet dün arkadaşın biri, bir doktor bulmuş ve benim için konuşup randevu almış. Evet çok güzel değil mi? Çok sevindik, nihayet dedik. Ama bu sevinç çok sürmedi. Neden mi? Galiba imtihan, kader. Arkadaş dedi ki ‘Doktor 200 TL muayene ücreti istiyor ve TC kimlik gerekiyor. Evet sorun bizde sadece 25 TL var. Bir de kimlik gerekiyor. Kimliğini kullanacağım kimse var mı? Yok.

Sürecin başında ilk zamanlar ya da şimdiye kadar ciddi rahatsızlıklarımız yoktu ya da vardı ama idare etmiştik. Öyle yeme, içme vs. gibi ihtiyaçlarımızı bulduğumuz kadar idare ediyorduk. Sadece bir arayıp soranımız olsun, bir-iki muhabbet edeceğimiz kardeşlerimiz olsun idi, istediğimiz tek şey. Psikolojimizi bozmamak, ruhsal olarak kuvvetli olmak için hep arkadaş dost aradık. İstişare edeceğimiz, bir-iki dertleşip nefsimizi körelteceğimiz. Yalnız değiliz, tanımasak da kardeşlerimiz var, diyebilmek, ayakta durabilmek için.

HALİMİN ÖZETİ

Benim aslında yazmaya bile utandığım ama sadece tarihe not düşmek için yazmak istediğim durumumun özeti:

3 çocuğumdan 2,5 yıldır ayrıyım. 3 çocuk kendilerini idare etmeye çalışıyor. En yakın akrabalar, kendi harcamalarından artırınca üç beş kuruş gönderecek diye bakan 3 çocuk için, bir dosttan borç para bulup kira ödeyeceğiz, borç ödeyip okul masraflarını karşılayacağız diye insanlardan rica minnet, borç isteyip iki büklüm olup sonra da gurur yapıp saatlerce ağlıyorum.

Babam kolon kanseri oldu. Vefat etti. Ne hastalığında görebildim ne de cenazeye katılabildim. Kaçıp saklandım sadece yalnız başıma. (Ben zorluklarımla yüzleşemeyip kaçarken niye insanlar benim için zora girsin değil mi ama.)

Kayın babam 3 çocukla gecenin bir yarısında evden kovdu bizi. Annem ise güvenliğim için yalvarmamıza rağmen sadece birkaç günlüğüne telefonunu bırakıp yanımda kalmadı ‘evlada ihtiyacım yok benim’ diye bırakıp gitti.

Çocuklarım hastalandı, yanlarında değildim, bir anne olarak.

Evet bir sürü vefasızlık, sıkıntı yaşadık ki artık bize bile her şey çok basit geliyor derken aslında öyle olmadığını vücudumuz bize hatırlattı. Bu süreçte 2 defa çok ağır kalp spazmı geçirdim. Şeker rahatsızlığım nedeniyle iki defa konuşma yetimi kaybettim. Defalarca sinir krizleri geçirdim, yalnızdım ama genede umudum vardı.

Kaldığımız yerlere polis baskını oldu. Yerimizi değiştirmemiz gerekti. Geçici olarak birkaç saatliğine arkadaşlardan rica ettik, kimse bizi evine almak istemedi. Olsun dedik, insanlar da haklı.

Aylarca diş ağrısı çektim, ağrı kesicilerle atlatmaya çalıştım, dişlerim kırıldı. Tırnak makasının törpüsüyle kırılan sivri yerleri törpüledik, yemek yerken pamuk koyduk. Pense ile çekmeye çalıştık ama doktora götürün bizi diye yardım istemedik. Yalnız geçiştirmeye çalıştık, umudumuzu yitirmedik. Belki de hayır derlerse diye cesaret edememiştik.

HAYAT ÖNÜME İKİ YOL BIRAKTI

Kısaca ben artık bittim. Yoruldum. Hayat önüme iki yol bıraktı.

Gidip teslim olmak, hapse girmek.

Ama beni gönderecekleri dosyamın olduğu il Güneydoğu’da çocuklara olan mesafesi 14-15 saat.

Eşimin dosyası Karadeniz’de bir ilde. 7 ilden hakkında şikayet var. Onu Karadeniz’e götürürlermiş. 13 saat mesafede çocuklara.

Şimdi çocuklar kendilerini zor geçindirirken farklı bölgelerde hapis yatan anne ve babasına nasıl bakacaklar?

Onları bu kadar zor durumda bırakmaya hakkımız var mı?

Tabi ki bir de dayanamayıp şeytana uyup etkin pişmanlıktan yararlanma gibi bir tuzak da var. O tuzağa düşme ihtimali de var. Başkalarının hakkına girmek hiç dayanamayacağım bir şey. Bu yüzden bu yol zayıf bir ihtimal. Rabbim bu yoldan korusun.

İkinci yol; hastalığın ilerlemesiyle sürecin bitmesini ve yakalanmayı beklerken bir de ölümü beklemek ya da  gözlerimi kaybetmek ya da delirmek ya da intihar etmek. Ahirette tabi ki hesabı var ama belki Rabbim affeder. Onun vefası sonsuz.

BİR ŞEY YAPAMAMAK

Bir şey yapamamak, bir odada hapis hayatı yaşamak benim canımı çok yakıyor. Artık birçok insani yanımı kaybettim. Sanırım birçok defa ölmek istedim. Belki dinim intiharı yasaklamasaydı böyle zillet altında yaşamaktansa intihar etmeyi çoktan seçerdim. Rabbimin bana verdiği yaşam hakkını, hayatı almak benim hakkım değildi. Bir insan olarak sizlerden gelecek yardıma, sağduyuya güvenerek ayakta durmaya ve sesimi duyurmaya çalışıyorum.

İnanıyorum ki bir gün Allah’ın yardımı gelecek ve gerçek adalete, özgürlüğe hukuka inanan insanlar çıkacak ve zulüm görenlerin sesini duyacak. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Çünkü insan olmak, bütün insanlar mutluysa mutlu olmaktır. Eğer mutlu ve özgür olmayan insanları, zulüm altındaki insanları görmezden gelip duyarsız kalırsak zaten sıra bir gün bize de gelecektir.

O yüzden zulüm sırası sizin çocuklarınıza sizlere gelmesin. Gelin sesimizi duyun. Artık zulmedenlere hep beraber dur diyelim. Çocuklarımız anne babasız kalmasın. Bebekler, hamile anneler hapse girmesin. Anneler evlatsız, öğretmenler öğrencisiz kalmasın. İnsanlar özgür olsun. Ekmeksiz yaşanıyor belki ama özgürlük olmadan yaşamak mümkün değil. Lütfen özgürlüğümüze kavuşmamız için bize yardım edin, sesimiz olun.
RF… Gayb
8 Mart 2019

BOLD ÖZEL

500 İslam eseri Çamlıca Camiine taşınsın mı taşınmasın mı?

Topkapı Sarayı dahil, Türkiye’nin en önemli müzelerinden eşsiz İslam eserleri, şeffaf olmayan bir süreçle Çamlıca Camii’ne taşınıyor. Uzmanların kaygıları büyük.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD-Kültür-sanat dünyası önümüzdeki günlerde daha da alevlenecek bir tartışmaya gebe. Projesi, inşası ve açılışıyla gündemden hiç düşmeyen Çamlıca Camiinin altına yapılan yeni İslam Medeniyetleri Müzesi, özellikle gelenekli sanatlar camiasını ikiye bölmüş durumda.

Kimi yeni bitmiş bir yapının rutubetli olacağını ve eserlerin buraya taşınmasını doğru bulmazken, bir kısmı da müze depolarında kaderlerine terk edilen eserlerin gün yüzüne çıkarılıp sergilenmesini savunuyor. En büyük tepki, birkaç gündür sosyal medya üzerinden müzenin küratörü Hasan Bülent Kahraman’a gösteriliyor.

Tartışma Kasım 2018’de Hürriyet’ten Ömer Erbil imzalı ‘İslam eserlerine yeni müze’ başlıklı haberinden birkaç ay sonra başladı. Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı olacak olan, 10 bin 600 metrekarelik alana sahip yeni müze için İstanbul ve Anadolu müzelerinden hat, tezhip, minyatür, elyazması eserler istendi.

İslam Eserleri Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Türbeler ve Müzeler Müdürlüğü, İslam Bilim Teknolojileri Müzesi ve Vakıf Hat Sanatları Müzesi ile Halı Müzesi’nden yaklaşık 500 eser seçildi. Yeri gelmişken belirtelim, 1984’te açılan Beyazıt’taki Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nin kuruluş amacı o yıllarda camilerden çalınan nadide eserleri koruma altına almaktı.

Topkapı Sarayı Müzesi’nden bir yetkili de “Çamlıca Camiinin altında oluşturulacak müze koleksiyonunun üçte biri Topkapı Sarayı envanterinden oluşacak. Bu eserler arasında sadece Kutsal Emanetler’e ait eserler tercih edilmedi. Hemen her seksiyondan eser seçtik” açıklamasında bulundu.

Eserlerin taşınma fikrine önce, hat sanatı konusunda Türkiye’deki sayılı uzmanlardan biri olan Prof. Uğur Derman itiraz etti. Müzelerdeki İslam eserleriyle ilgili sorunlara dair bugüne kadar hiç konuşmayan, sessizliğini hep koruyan Derman, itirazını, kendisinden beklenmeyen bir dille, hem de TRT 2’de dile getirdi.

UĞUR DERMAN: BU ESERLER ORAYA NASIL GİDER?

Yönetmen Görkem Yeltan’ın sunduğu Hayat Sanat programına Şubat 2019’da konuk olan Uğur Derman, gençliğinde Topkapı Sarayı’nda Seferli Koğuşu bulunduğunu, çok büyük olan bu koğuşun hat sanatına tahsis edildiğini ve saraydaki hatların burada rahatlıkla teşhir edildiğini söyledi ve şöyle devam etti:

“Sonra eserler kütüphanenin arkasındaki bir bölüme kaldırıldı ve çok küçüldü. Derken tamamen kaldırıldı. Hat sanatına ait eserler Topkapı Sarayı’na sergilenmeyecek de nerede sergilenecek. Çareler düşünüyorlar ama henüz kuvveden fiile çıkmış bir şey yok”.

Derman, o günlerde henüz öğrendiği eserlerin Çamlıca’ya taşınma fikrine ise şöyle muhalefet etti:

“İşittiğim kadarıyla Topkapı Sarayı’ndan pek çok eser, belki Türk İslam’dan da Çamlıca’da yeni yapılan caminin alt katında bir büyük müze açılıyor. Oraya götürülüyor. Ben buna o kadar muhalifim ki, bir kere yeni bitmiş bir bina muhakkak ki rutubet olacaktır. Bu eserler oraya nasıl gider? Efendim işte çaresine bakılıyormuş, nem ayarı yapılacakmış. Bütün bunlara rağmen öyle bir yerde bu serginin açılması beni cidden rahatsız ediyor.”

BANA ZATEN HİÇ SORAN YOK

Derman’ın bu sözlerini nasıl toparlayacağını bilemeyen Yeltan, “Belki sizin danışmanlığınızla, sizin sözlerinizle başka bir yere gidecektir diye umut etmek istiyorum” dese de Derman, “Hayır hayır bana zaten hiç soran yok” diye rahatsızlığını dillendirmeye devam etti. Sadece Derman değil, başkaları da rahatsız ama kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla herkes kapı duvar pencere.

Uğur Derman, gerek Topkapı, gerek Türk İslam Eserleri Müzesi, gerekse de Vakıf Hat Sanatları müzelerinin depolarında adeta çürümeye terk edilen eserleri çok iyi biliyor. Yıllardır oralara gire çıka birçok araştırma yaptı, kitap yazdı.

Bundan 5-6 sene öncesine kadar kendisine bu eserlerle ilgili koruma kollama çalışmaları yapılıp yapılmadığı sorulduğunda susmayı tercih ediyordu. Yıllarca MEB’in kitap satış yeri olarak kullanılan Cağaloğlu’ndaki 100 yıllık Hattatlar Medresesi hakkında, 2015’te kapsamlı bir kitap yazmasına rağmen, binanın atıl durumda olmasına, yıkılmaya, çürümeye terk edilmesine bile ses çıkarmamış, “Kültür Bakanlığı’nın bu konuda projesi var” demekle yetinmişti. Bildiğimiz kadarıyla hala bir şey yapılmadı.

Bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanıldı.

Uğur Derman’ın İslam eserlerinin talihsizliğine şimdi sesini yükseltmesi iki şekilde yorumlanıyor.

İlki ‘yeni yapılan Çamlıca Camii büyük bir kültürel yıkımı da beraberinde getiriyor, Uğur hoca söylüyorsa ortada ciddi bir sorunda vardır’ şeklinde. İkincisi, artık kendisine fikri sorulmadığı için bu açıklamaların bir tür sitem, serzeniş olabileceği yönünde.

İDDİALAR DOĞRU DEĞİL! HAFTAYA AÇIKLAMA YAPILACAK

Yazar, akademisyen ve Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Bülent Kahraman ise birkaç gündür kendisine yöneltilen eleştirilere, bürokrasiyi de iyi bilen biri olarak “Olabilir mi? Elbette doğru değil. Bir açıklama yapılacak haftaya. Çok teşekkürler” şeklinde cevap vermekle yetindi.

Müze depolarında çürüyen hatlar, elyazması Kuran-ı Kerim’ler, tasnif olunmayan binlerce belge olduğu biliniyor. Piri Reis haritası, Sultan Abdülaziz’in 131 yıllık kanlı gömleği o depolardan çıktı. Bir kısmı restore edilen eserlerin akıbeti yıllardır konuşuluyor, yeni müze yapılıp orada sergileneceği söyleniyordu. Fakat bir gösteri ve şov merkezi haline dönüştürülen Çamlıca Camiinin altına taşınacağı kimsenin beklediği bir şey değildi.

Topkapı Sarayı’nda çürümeye terk edilen eserlerden biri, 2013

17 yıllık iktidarları boyunca ecdad diye haykırıp ecdadının eserlerini koruyamayan bir iktidarın, İslam sanatlarına ya da modern sanatlara dair bir proje, müze geliştirememesi aslında sürpriz değil. Karşımızda kültür-sanatı iktidar kurma ‘aracı’ olarak gören, sanat ve sanatçıyla bir türlü geçinemeyen bir zihniyet bulunuyor. 31 Mart seçimlerinden sonra bu geçimsizlik bir kez daha kanıtlandı.

Daha dün akşam sanatçılara bir iftar veren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yine kendisiyle aynı fikirde olmayan sanatçılara çatıp “Sanatçı sanatıyla sporcu sporuyla konuşur” dedi. Sanatıyla konuşanlar için ne yapıldı ya da sizi destekleyen sanatçılar ne yaptı! Yavuz Bingöl’ün polis korosu kurması hariç!

Erdoğan’ın aklına sanat tarihi deyince çanak çömlek, eser deyince ucube, sanatçı deyince bozuntu, dalkavuk geliyor. 2018’de beton döktükleri Göbeklitepe’yi 2019’da ayağa kaldırma fikri de, Osmanlı Arşivlerini Cağaoğlundan, nemli ve su baskınlarının olduğu Kağıthane’ye taşımak da, tarihi hatların Çamlıca Camiine götürülmesi de kültür-sanatla kurulan böyle geçimsiz bir ilişkinin sonucu.

Önümüzdeki hafta nasıl bir açıklama yapılıp, konuya nasıl bir kılıf bulanacağı merakla bekleniyor.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Tutuklu hamile Hatice Şahnaz dün gece doğum yaptı

3 haftalık hamileyken tutuklanan, sosyal medyadan yükselen tepkilere rağmen tahliye edilmeyen Hatice Şahnaz, dün gece doğum yaptı ve bebeğiyle hastanedeki mahkum odasına konuldu. Yarın hastaneden taburcu edilecek olan Şahnaz, bebeğiyle birlikte tekrar cezaevine gönderilecek.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD/ÖZEL –4 Eylül 2018’den bu yana Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan Hatice Şahnaz (28) dün gece doğum yaptı. Antalya Muratpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bulunan anne ve bebeğin sağlık durumu şimdilik iyi.

Jandarmalar eşliğinde refakatçisiz olarak doğum yapan Hatice Şahnaz, ardından bebeğiyle birlikte hastanedeki “mahkum odası”na kondu.

Bir kız çocuk dünyaya getiren Hatice Şahnaz, cezaevine girdiğinde 3 haftalık hamileydi. Hamile olduğunu cezaevinde öğrenen genç anne, hamilelik gibi zor bir süreci cezaevinde geçirdi. 3 kilo dünyaya gelen bebeğe Safiye adı verildi.

BABA HÜSEYİN ŞAHNAZ: “KIZIMI VE EŞİMİ CEZAEVİNE GÖNDERMEYİN”

Baba Hüseyin Şahnaz, “Dün gece saat 1-2 gibi doğum başlamış. Hastaneye getirmişler. Normal bir doğum yapmış eşim. Kızım Safiye’nin ve eşimin sağlık durumu şimdilik iyi. Ama eşimin psikolojisi biraz kötü. Çok fazla dikiş atıldığı ağrısı olduğunu söyledi. Artık bu saatten sonra kanunların uygulanması istiyoruz. Eşimi ve kızımı cezaevine göndermeyin” dedi.

Bir ifadede adı geçtiği için tutuklanan Şahnaz’ın dosyası şu anda Yargıtay’da. 5275 Sayılı İnfaz Kanunu’na göre hamile kadınlar gözaltına alınamaz, tutuklanamaz, ceza infazı da doğumdan itibaren 6 ay sonraya ertelenmesi gerekiyor.

Tutuklu hamile Hatice Şahnaz’ın annesi: Doğuma beş gün kaldı, kızımı serbest bırakın

Tutukladığı hamile kadına hakim tesellisi: Üzülme 6 aylık olunca istinaf bırakır

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

HSYK’dan ihraç edilen hakimi Columbia Üniversitesi havada kaptı 

Uluslararası hukuk alanında Japonya’dan doktoralı hakim Emrah Tanyıldızı KHK’yla ihraç edildi. Türkiye’de ne avukatlık yaptırıldı ne iş bulabildi. Colombia Üniversitesi dahil 8 üniversiteden kabul aldı. Bir beyin sürgünü hikayesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL

Türkiye’de büyük bir beyin göçü yaşanıyor. Yıllardır kendine yatırım yapan her meslek grubundan insan maruz kaldığı ötekileştirme sürecinden sonra ülkesini terk etti, ediyor.

Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından Şubat 2017’de ihraç edilen hakim Emrah Tanyıldızı (39) hiçbir gerekçe gösterilmeden mesleğinden edildi, gözaltına alındı. Ülkesinde tutunmak için çok uğraştı. Türkiye Barolar Birliğinden avukatlık ruhsatı almasına rağmen yaptığı haksız ve hukuksuz uygulamalarla bu dönemde tarihe geçen Adalet Bakanlığı onu da iptal ettirdi.

Tanyıldızı yine yılmadı. Japonya’da uluslararası hukuk alanında doktora yapan Tanyıldızı bu kez akademisyen olmak için şansını denedi. Başta Bilgi Üniversitesi olmak üzere İstanbul’daki tüm özel üniversitelere başvurdu. Hepsinde öğretim üyesi olabilecek donanıma sahipken öğrenci olarak dahi kabul edilmedi.

Ve çareyi 11 yıl hakimlik yaptığı ülkesinden ayrılmakta buldu. Meriç Nehri üzerinden önce Yunanistan’a, oradan da Amerika’ya geçen Tanyıldızı, ABD’de başvuru yaptığı 8 üniversiteden kısa bir sürede kabul aldı.

Fakat tercihi, haksızlığa maruz kalmış bir hukukçu olarak insan hakları hukukunda dünyada bir numaralı okul olarak gösterilen Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden yana. Kabul mektubu 15 Mayıs 2019’da eline geçen Tanyıldızı çok mutlu fakat okuyabilmek için bir kampanya başlattı.

Emrah Tanyıldızı yaşadıklarını BOLD’a anlattı:

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Erzincanlıyım. Tipik bir Anadolu ailesinde büyüdüm. Babam memur, annem ev hanımı. Lise eğitimimi Ankara’da tamamladım. 2005’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. 2007’de Hakim ve Savcılar Sınavını geçerek göreve başladım. Şırnak ve Tekirdağ illerinde görev yaptım. En son 2016 Haziran’da İstanbul Büyükçekmece Adliyesine atanmıştım.

Japonya’da doktora yaptınız sanırım. O eğitimizden bahseder misiniz?

O dönemde Avrupa Birliği fonları ve Amerika’da ve başkaca birçok yerde burs imkânı vardı. 2011’de Japon Milli Eğitim Bakanlığından bir burs kazandım (Monbukagakusho) ve Kyushu Üniversitesi’nde Young Leaders’ Program adlı bir master programına kabul edildim. Özellikle hukukçulara hitap eden uluslararası hukuk programdı. Bir yıl için gitmiştim, doktoraya devam ettiğimden 4 yıla çıktı eğitim. Uluslararası hukuk ve devletlerin sorumluluğu üzerine çalıştım.

Emrah Tanyıldızı doktora mezuniyetinde, doktora öğrencileri adına mezuniyet konuşmasını yapmıştı.

Türkiye’ye ne zaman döndünüz?

2015 Ekim ayında Tekirdağ’a görevimin başına döndüm. 2016 Haziran’da İstanbul Büyükçekmece Adliyesine yeni tayin olmuştum. 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce. Evde oturuyordum, evde televizyon olmadığı için darbe girişiminden haberim yoktu. Hatta çok ilginç bir şey anlatayım. Darbe haberini Japon bir arkadaşım arayıp söyledi, o zaman Türkiye’deydi kendisi.

Gözaltına alınan ilk hakimler arasında mıydınız?

İlk listede yoktum. 6 ay işime devam ettim. 2016 Aralık’ta bir listede adımı gördüm. Zaten gözaltına alındık. Çağlayan Adliyesinde üç gün gözaltında kaldık. 52 hakim ve savcıya operasyon yapılmıştı. Üç gün sonunda ifade verdik ve mahkeme hepimizi adli kontrolle serbest bıraktı.

Neden gözaltına alınmıştınız, iddia neydi?

Gerekçe ile ilgili hiçbir şey söylenmedi. Hiçbirimizin dosyası savcıda yoktu. İddia sunamadılar. O dönemde hakim ve savcı dosyalarının soruşturmasını Ankara Cumhuriyet Savcılığı yürütüyordu. İstanbul’a da oradaki hakim ve savcıları gözaltına alma talimatı veriyorlardı.

Peki ne zaman ihraç oldunuz?

Gözaltına alınınca açığa alınmıştık zaten. Üç ay sonra 2017’de Şubat’ta ihraç ettiler. Mesleğime geri dönmek istiyordum, çünkü vicdanım rahattı. Serbest kalınca HSYK’ya gittim. Ne oldu, neden diye öğrenmeye çalıştım ama muhatap bulamadık.

Başka bir iş bulabildiniz mi?

Avukatlık yapabilmek için İstanbul Barosu’na başvurdum. Şöyle bir kural var. Bizim meslekten ihracımız herhangi bir disiplin ya da cezai soruşturmaya dayanmıyor. Dolayısıyla hakimlik tecrübemiz olduğu için staj yapmadan direkt avukatlık yapabiliyoruz. Normalde baronun bizi kabul etmesi lazım. Ama İstanbul Barosu başvurumu reddetti. İhraç edildiğim için. İtiraz ettim. Türkiye Barolar Birliği’ne başvurdum. Barolar Birliği beni haklı buldu. Avukatlık ruhsatı verildi ve kısa bir süre İstanbul’da avukatlık yaptım. Tabi bu arada Adalet Bakanlığı boş durmuyor.

Niye ki, artık ihraç edildiniz, hala mı uğraşıyorlar?

Evet, İdare Mahkemesi’ne HSYK’dan ihraç edilen kişiler hakkında verilen ruhsatın iptaline ilişkin davalar açtılar. İdare Mahkemesi durdurma kararı verdi, avukatlık yapmamızı engelledi. Yüzlerce hakim avukatlık yapabilmek için aynı yolu denedi. Ama olmadı.

Böyle olunca siz de Türkiye’den ayrılmaya mı karar verdiniz?

Her ihraç edilen insan gibi ben de değişik işlerde çalıştım, özel dersler verdim, eşim de bir yerde iş buldu, hayatımızı öyle idame ettirmeye başladık. Avukatlığa ihraç olduktan ancak bir yıl sonra başvurabildim. Bu süreçte adliyeden tanıdığım arkadaşlarımın davalarını izlemeye gittim. Çok komik nedenlerle insanların hüküm aldığını, tutuklu kaldığını gördüm. Meslektaşlarımız acımasızca hücrelerde tutuluyorlardı. Sizin dosyanız güçlü olsa da, hakkınızda herhangi bir şey olmasa da bu bir işe yaramıyordu. Her kapımız çalındığında acaba polis mi geldi psikolojisiyle 1,5-2 yıl yaşadık. Acaba izleniyor muyum, hakkımızda hiç olmadık bir iddia çıkar mı korkusuyla yaşıyorduk. İkinci kez geldiklerinde bu kadar şanslı olamayabilirdik. Artık dayanılmaz bir hal alınca ayrılmaya karar verdik. Ekim 2018’de Meriç’ten geçip ayrıldık Türkiye’den.

Aslında Türkiye’de tutunmak için elinizden geleni yapmışsınız.

Evet hayata tutunmaya çalıştık. Gerek profesyonel gerekse de akademik olarak uzun yıllardır hukukçu kimliğimle memleketime hizmet ettim. Türkiye’de elimden geldiğince kendimi yetiştirmeye çalıştım, benim profilimde Türkiye’de hakim, savcı bulmanız zor. Akademik formasyonum, yaşadığımız tecrübe… Ama bunun kıymetinin bilinmemesi, bir zulme tesadüfen muhatap olma riski, onun dışında artık istediğim yaşamı bir daha hiç yaşayamayacağımı bilmek… Ben belki bunlara katlanırdım fakat ailemin katlanmasını istemedim. Akademisyenlikten kopmamak için İstanbul’da birçok özel üniversiteye başvurdum. Hoca olamadım ama öğrenci olayım düşüncesindeydim. Mesela Bilgi Üniversitesinde İnsan Hakları Yüksek Lisans Programına başvurdum. Ama öğrenci olarak bile kabul etmediler.

Onlar niye almadılar, ne sebep gösterdiler?

Yüzüme ya da cevap e-malinde öyle bir şey söylemiyorlar ama ihraç edildiğim için tabi. O üniversitelerde hoca olabilecek, ders verebilecek profildeydim. Bu da benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Başvuruları sadece maille mi yaptınız, yüz yüze görüşme oldu mu?

Öncelikle CV’mi gönderdim, akademide görev almak istediğimi söyledim. Hemen geri dönüşler oldu. Buyrun gelin görüşelim dediler. Sonra ihraç edildiğimi söyleyince bir daha cevap alamadım. İstanbul’daki bütün özel üniversitelere başvurdum. Sonuç değişmedi.

Bilgi Üniversitesinde kiminle görüştünüz?

Bilgi Üniversitesinde yüksek lisans için öğrencilik mülakatımı yapanlar arasında Turgut Tarhanlı vardı. Birkaç ay sonra kendisi gözaltına alındı. Osman Kavala’nın dosyasıyla bağlantısı var diye. Ben şimdi Bilgi Üniversitesi beni kabul etmedi derken onları suçlamıyorum, bunu özellikle vurgulamak isterim. Anlıyorum herkesi, öyle bir korku iklimi oluşturuldu. Turgut Tarhanlı büyük bir hukukçudur. Görüşlerini beğenirsiniz beğenmezsiniz o ayrı, ama Türkiye’nin uluslararası hukuk alanında yetiştirdiği kıymetli insanlardan biridir.

Evli ve iki oğlu bulunan Emrah Tanyıldızı, ABD’de Türk bir hocadan özel ney dersleri de almaya başlamış.

Columbia Üniversitesi’ne kabulünüz nasıl oldu? Ne zaman yaptınız başvuruyu? Hemen mi cevap verdiler?

Kasım 2018’de ABD’ye geldik. ABD’de en iyiler listesindeki top 10-15 üniversiteye başvurdum. Aslında geç kalmıştım başvurular için. Durumu izah ettim, yeni geldiğimi, tekrar hızlı bir şekilde hukuka dönmek istediğimi söyledim, birçoğu kabul etti. Tüm aşamaları geçtikten sonra Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Programına (LL.M.) kabul edildim.

Başka hangi üniversitelerden geri dönüş oldu?

Georgetown, Duke, Northwestern, UCLA, Minnesota, Fordham, Indiana University, UC Gould’dan kabul aldım. Columbia Üniversitesi insan hakları çalışmalarında dünyada bir numara olduğu için tercihim bu üniversiteden yana. Ama maalesef burs başvurularını kaçırdım. Columbia Üniversitesinde iki sömestri okuyacağım. Bunun için 67 bin dolar istiyorlar. Okulla halen görüşme halindeyim. İndirim almak için uğraşıyorum. Normalde toplam maliyeti 97 bin dolar okulun. Ama geri kalan miktarı yarı zamanlı işlerde çalışıp kendim tamamlayacağım.

Ve okuyabilmek için ‘Emrah’ı Columbia’ya gönder’ adlı bir kampanya başlattınız… 

Burada eğitim çok pahalı biliyorsunuz, devlet üniversitelerinin de ücretleri aşağı yukarı aynı. Columbia Üniversitesi insan hakları konusunda dünyada bir numaralı bir okul. O yüzden bu fırsatı kaçırmak istemiyorum. Buradan mezun olanlar Birleşmiş Milletler ve başkaca uluslararası kuruluşlarda rahatlıkla iş bulabiliyorlar. Ayrıca bu benim için sadece bir kariyer planı değil, haksızlığa uğramış bir hukukçu olarak hikayemin de insani boyutunu tüm dünyayla paylaşmak istiyorum. İnsan hakları üzerine yapacağım çalışmalarla elimden gelen katkıyı sunmaya çalışacağım. Columbia bu anlamda sesimi duyurabileceğim çok kritik bir platform olacak benim için.

EMRAH TANYILDIZI’NIN KABUL MEKTUBU 

İnsan hakları hukuku çalışmalarında Dünya’daki en iyi 10 okul listesi:
https://llm-guide.com/lists/top-llm-programs-by-speciality/top-10-llm-programs-for-human-rights-law

Columbia Üniversitesi toplam masrafı gösteren ilgili tablo:
https://www.law.columbia.edu/admissions/graduate-legal-studies/tuition-fees-and-financial-aid

 

 

Okumaya devam et

Öne çıkanlar