Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı 15 Temmuz gecesini ve yaşadığı işkenceleri anlattı

Müebbet hapis cezası verilen Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan BOLD’a mektup yazdı. O gece ve yargılama sürecinde yaşananları anlattı.

Sevinç Özarslan
BOLD ÖZEL

15 Temmuz gecesi Mersin’deki Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanlığı’nda da her yerde olduğu gibi soru işaretleriyle dolu bir gece yaşanıyor. Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan, 15 Temmuz günü ailesi ile yıllık iznini geçirdiği Afyonkarahisar’daydı. Saat 17:00 sularında Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu kendisini telefonla arıyor ve ‘terör tehdidi’ var diyerek Mersin’e birliğine gitmesini emrediyor.

Saat 23:30 sularında birliğine varan ve eline sıkıyönetim emri tutuşturulan Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan’ın daha sonra yargılandığı davada darbeye teşebbüs ettiği ve o gece polise direndiği iddia edildi.

‘Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs’ suçundan bir yıl önce (23 Mart 2018) müebbet hapis cezasına çarptırılan Demirhan BOLD’a gönderdiği mektupta 15 Temmuz gecesini ve sonrasında yaşadıklarını anlattı.

Demirhan, 15 Temmuz gecesini, “Mersin’de bir kişinin burnu bile kanamamış, bir mermi sıkılmamış, dışarıda ne bir askeri araç ne de bir asker görülmüş, kısaca hiçbir şey olmamasına rağmen 3-5 kişiyle darbeci yaftası yapıştırılan bir amiral olarak tarihe geçmiş bulunuyorum.” cümleleriyle anlatıyor. Ayrıca mektupta mahkeme sürecinde hem de cezaevinde yaşadığı hak ihlallerinden ve işkenceden bahsediyor.

8 sayfalık el yazısı ile yazdığı mektup 16.02.2019 tarihinde kaleme alınmış.

Nejat Atilla Demirhan, Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde (TEM), 16-19 Temmuz 2016 tarihleri arasında gözaltında tutulduğunu uzun sorgulama periyotlarına ve fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Bu durum savcılığa, mahkeme başkanlarına defalarca beyan edilmesine rağmen sorgulama yapılmadan olayların kapatıldığını ekliyor.

DELİ GÖMLEĞİ GİYDİRİLDİ

Demirhan, gözaltında şahit olduklarıyla ilgili ise “Bilhassa iki polise (Hasan Basri Dağdelen ve Süleyman Akçin’e) deli gömleği giydirilmiş halde, üstü başı yüzü gözü kanlı yerlerde yatırılmış şekilde işkence yapıldığına şahit oldum. Birisi ile (Süleyman Akçin) aynı yerde gözaltında idik ve her işkence periyodundan sonra dertleşiyorduk. Çok az uyku, uzun sorgulama ve işkencelere maruz kaldık. Gerek yukarıda sorgulama yapılan mahallerde (4. kat), gerekse gözaltında tutulduğumuz (zemin eksi -1. kat) mahallerde kameralar vardı. Bu kameraların kayıtları ‘silinmemişse’ mutlaka işkence kayıtları tespit edilebilecektir.” diyor ve kendisini ‘kamerası olmayan’ avukat görüşme odasında dövmeye kalktıklarını da ifade ediyor.

Gözaltı sürecinde 16 saat ters kelepçe ile bekletildiğini yazan Demirhan darp edildiğini, bunun hastane kayıtlarına girdiğini ama kayıtların polisler tarafından imha edildiğini de ifade ediyor:

“Darp edildim, bu darp edildiğimi Mersin Devlet Hastanesi’nde günlük hastane kontrolleri esnasında bir doktorun sıhhi raporuna yazdırmış idim, bu raporu bizimle birlikte doktorun yanına giren emn. md. yardımcısı / polis değiştirdi, öncekini yırttı attı, doktor hanım da bir şey diyemedi, tabi anılan doktorun akıbetini de bilemiyorum.”

Nejat Atilla Demirhan, TSK’nın önemli kurmaylarından biriydi.

‘AİLEME PSİKOLOJİK İŞKENCE YAPILDI’

Demirhan kendisini sorgulayan emniyet müdür yardımcısı ile ilgili ise “…yapmadığım, işlemediğim suç/olaylarla ilgili (ki ilginçtir elinde bir fotoğraf, fotoğrafta kanlar içinde ölmüş bir kişi) ‘bunu sen yaptın’ diyerek ve ağzından da tükürükler fışkırarak beni suçlayan emniyet müdür yardımcısının yaptıkları, duvara dönük olarak saatlerce ters kelepçe ile ve dizler bükük durumda bekletilmem gibi hususlar olaya vehamet katmak ve beni zor durumda bırakmaya dönük haksız fiil ve ithamlar idi. Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) 160 gereği haklarımızı koruması gereken savcılar ise işkenceler aleyhine hiçbir işlem yapmadı ve zaten öyle bir niyet de hiç gözlemlemedim. Ankara’da işkence yapıldığı haberleri de kulağımıza geliyordu, ailemizden de haber alamıyorduk. Bu ailemize de dolaylı bir işkence idi.”

Tuğamiral mahkemede tüm duruşmalar boyunca hep darbeci olduğu, hep yalan söylediği ve savunma hakkını kötüye kullandığı, aleyhine söz söyleyen herkesin ise ‘doğru söylediği’ ön kabulüyle hareket edildiğini ve yargılandığını anlatıyor.

SAVCI VE POLİSLER ÇOCUKLARIMI BANA
VE ANNELERİNE SUÇ ATMALARI İÇİN ZORLADI

Demirhan, kendisi tutuklandıktan yaklaşık 9 ay sonra iki çocuğunun da tutuklandığını, eğitim haklarının ve özgürlüklerinin gasbedildiğini ifade ediyor. Savcı ve polislerin çocuklarını, kendisine ve annelerine suç atmaya zorlandığını yazıyor: “..önce siyah camın arkasında saklanıp sonra da oğlumun üstüne yürüyüp bana ve annelerine suç atması için zorlaması da (şantaj ve tehdit) hukuka ve insan haklarına, hepsinden ötesi ANAYASAYA AYKIRI bir davranıştır. Anılan savcı ve polisler suç işlemişlerdir. (Anayasa Md. 38)”

Nejat Atilla Demirhan’ın mahkemede yaşadıklarını ise:
“…ikinci Mahkeme Başkanı hem taraflı hem de bağımlı ve açıkça doğrudan (masumiyet karinemizi ihlal ederek) bizlere suçlamalarda bulunmuş, tanıkları sorgulamaya engel olmuş, defaaten ihsas-ı rey yapmış, davaya etkili biçimde katılma hakkıma engel olmuştur… (Kamera kayıtları var).  Talep ettiğimiz tanıkları çağırmadılar.
Gelen tanıkları sorgulamamıza müsaade edilmedi (İkinci Mahk. Bşk). Talep ettiğimiz duruşmalı yargılamam yapılmadan karar verilip dava dosyası Yargıtay’a gönderildi. Delillerin birçoğuna halen erişebilmiş değiliz, zaten ortada delil olmayan iddialar önce iddianameye, sonrasında da savcı MÜTALAASINA ve sonunda da karara girdi, karar verildi.

Demirhan, Emekli Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ve Aydınlık Gazetesi ve grubu tarafından defalarca aleyhinde hem medyada hem baka ifadelerinde suçlamalar yapıldığını ifade ettikten sonra Üçok ve Perinçek grubu ile hayatında hiç karşılaşmadığını söylüyor.

NEJAT ATİLLA DEMİRHAN’IN YAZDIĞI 8 SAYFALIK MEKTUP

YARIN:

MİT YÖNETİCİLERİ NASIL TUZAK KURDU?

DARBEDEN SAATLERCE ÖNCE AMİRALİ KİM KUMPASA GETİRDİ?

BİRLİĞE GİRDİĞİNDE VURULMASI İÇİN KİM EMİR VERDİ?

İKİNCİ SEMİH TERZİ VAKASI MI YAŞANACAKTI?

EMEKLİ MERKEZ KOMUTANI ALBAYI EKREM ÖZER’İ O GECE MİT Mİ GÖREVLENDİRDİ?

NEJAT ATİLLA DEMİRHAN’IN EŞİ SEDEF DEMİRHAN VE MÜEBBET ALAN BİR ASKERİN KARDEŞİ, O GECE VE SONRASINDA YAŞANANLARI TÜM DETAYLARILA ANLATTILAR.. YARIN…

 

MEKTUBUN TAM METNİ

Nejat Atilla Demirhan’ın bir ay önce yazdığı 16.02.2019 tarihli mektup:

“Burada belirttiğim hususlar genel hatları ile savunmalarımda da belirtilmiştir.
1- Sinan 1 No’lu Ceza İnfaz Kurumu (C.İ.K.)’dan Mersin’de yapılacak duruşma için getirildiğim Tarsus 2 No’lu T Tipi C.İ.K’da tutuklu bulunurken, babamın vefat ettiğini bana 14 Mart 2018 Çarşamba günü öğlen 14.00 civarı tebliğ ettiler.

Resmi dilekçe ile cenazeye katılmak istediğimi, her türlü masrafı da karşılayacağımı beyan ve talep etmiş olmama rağmen, bu insani taleplerime (bana halen resmi olarak bildirilmeyen ama işleme konan) RED cevabı verilmiştir. Üstelik gayri resmi olarak babamın cenazesine katılmama müsaade edilmediği, babamın defnedilmesinden sonra bana tebliğ edilmiştir.

Gerekçe olarak ‘güvenlik sağlanamayacağından’ gibi absürd bir gerekçe uydurulmuş, bu gerekçe ile cenazeye katılmama izin verilmemiştir.

Aynı dönemde, Organize Suç Örgütü mensubu / lideri olan bir kişinin (hükümlü) ve adam öldürmekten ağırlaştırılmış müebbetle hükümlü bir diğer kişinin kendi yakınlarının cenazelerine katılmaları ise dikkate alınmalıdır. Yani ikircikli, taraflı, yanlı karar verilmiştir. Zaten insani OLMAYAN bir karar verilmiş olduğu izahtan varestadır.

2- Kabul edilmiş olduğum Atatürk Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulu’ndaki eğitimime, OHAL (Olağanüstü Hal) gerekçe gösterilerek 2016 yılından 2018 yılına kadar devam etmeme, sınavlarına girmeme müsaade edilmemiştir. Yani ‘EĞİTİM HAKKI’ engellenmiştir.

3- Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde (TEM), 16-19 Temmuz 2016 tarihleri arasında gözaltında tutulduğum esnada;

– Uyumama müsaade etmeyecek şekilde (kısa aralıklarla, nezarette aşağıda) uzun sorgulama periyotlarına ve fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kaldım. Bu durumu savcılığa, Mahkeme Başkanlarına defaaten beyan etmemize rağmen, gerçekçi sorgulama yapılmadan olaylar kapatıldı.

– Anılan dönemde bilhassa iki polise (Hasan Basri DAĞDELEN ve Süleyman AKÇİN’e) deli gömleği giydirilmiş halde, üstü başı yüzü gözü kanlı yerlerde yatırılmış şekilde işkence yapıldığına şahit oldum. Birisi ile (Süleyman AKÇİN) ile aynı yerde gözaltında idik ve her işkence periyodundan sonra dertleşiyorduk. Çok az uyku, uzun soruşturma ve işkencelere maruz kaldık.
– Gerek yukarıda sorgulama yapılan mahallerde (4. kat), gerekse gözaltında tutulduğumuz (zemin eksi -1. kat) mahallerde kameralar vardı. Bu kameraların kayıtları ‘silinmemişse’ mutlaka işkence kayıtları tespit edilebilecektir.
– Ayrıca beni ‘kamerası olmayan’ avukat görüşme odasına bir kere sokup, kamerasız ortamda bir kere dövmeye kalktılar, kendilerine karşılık vermeye çalıştım. Halen ‘amiral’ olduğumu, bunun hesabını vermek zorunda kalacaklarını ifade ettim.
– Gözaltı esnasında şartlar feciydi, yemek deseniz köpeğe verseniz yemezdi, tuvaletlerin koşulları da ne temizlik ne de başka yönleriyle insani şartlardan çok çok uzaktı.
– TEM Şubede, gözaltına alındığım andan itibaren
* 16 saat süreyle ters kelepçe ile gayri resmi vaziyette bekletildim.
* Maddi ve manevi türlü işkenceler gördüm, şahit oldum.
* Darp edildim, bu darp edildiğimi Mersin Devlet Hastanesinde (gözaltı sürecinde) günlük hastane kontrolleri esnasında bir doktorun sıhhi raporuna yazdırmış idim, bu raporu bizimle birlikte doktorun yanına giren emn. md. yardımcısı / polis değiştirdi, öncekini yırttı attı, doktor hanım da bir şey diyemedi, tabi anılan doktorun akıbetini de bilemiyorum. Tabii anılan polisin cüretine bakın, bu ne cüret!
* Küfür ve hakaretler çok sıradandı; yapmadığım, işlemediğim suç/olaylarla ilgili (ki ilginçtir elinde bir fotoğraf, fotoğrafta kanlar içinde ölmüş bir kişi) “bunu sen yaptın” diyerek ve ağzından da tükürükler fışkırarak beni suçlayan emniyet müdür yardımcısının yaptıkları, duvara dönük olarak saatlerce ters kelepçe ile ve dizler bükük durumda bekletilmem gibi hususlar olaya vehamet katmak ve beni zor durumda bırakmaya dönük haksız fiil ve ithamlar idi.
– Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) 160 gereği haklarımızı koruması gereken savcılar ise işkenceler aleyhine hiçbir işlem yapmadı ve zaten öyle bir niyet de hiç gözlemlemedim. Ankara’da işkence yapıldığı haberleri de kulağımıza geliyordu, ailemizden de haber alamıyorduk. Bu ailemize de dolaylı bir işkence idi.

4- Tüm duruşmalar boyunca hep darbeci olduğum, hep yalan söylediğim ve savunma hakkımı kötüye kullandığım, aleyhime söz söyleyen herkesin ise ‘doğru söylediği’ ÖN KABULÜYLE harekket edildi, bu şekilde yargılandım. Bunların hepsi ADİL YARGILANMA HAKKIMA tecavüzdü ve bu tecavüz fiilen defalarca gerçekleşti ve halen gerçekleşiyor maalesef.

5- Halen tutukluluğum devam ediyor, benim tutuklanmamdan yaklaşık 9 ay sonra, iki çocuğumu da tutukladılar (yaklaşık 10 ay tutuklu kaldılar), gözaltında da insani olmayan şartlarda ve uyuşturucu kullanıcıları /tacirleri ve PKK’lılarla birlikte bulunduruldular.
Sorgulama esnasında CMK 160 gereği haklarımı koruması gerelen savcı, Anayasamızın açık hükmü olan ‘Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz’ şeklinde amir hükmüne rağmen, önce siyah camın arkasında saklanıp sonra da oğlumun üstüne yürüyüp bana ve annelerine suç atması için zorlaması da (şantaj ve tehdit) hukuka ve insan haklarına, hepsinden ötesi ANAYASAYA AYKIRI bir davranıştır. Anılan savcı ve polisler suç işlemişlerdir. (Anayasa Md. 38)
Kaçma ve /veya delil karartma şüphesi olmamasına rağmen bu gerekçelerle 10 ay boyunca tutuklu yargılanana çocuklarım (biri erkek 18, diğeri kız 25 yaşında, tutuklu oldukları tarihte), 10 ay sonra tutuksuz yargılanmaya devam ediyorlar. Tutuklu oldukları sürede eğitim haklarından mahrum kaldılar, hürriyetleri gasbedildi. Ancak 10 ay sonra adalet kısmen tecelli etti, haklarında halen hiçbir somut ve hukuki bir delil olmaksızın yargılanıyorlar. Kızım aynı zamanda ABD vatandaşıdır.(Nilüfer Rümeysa Sönmez), oğlum Teoman Demirhan Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği 2. sınıf öğrencisidir.

6- Yargılandığımız Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) kararı ile “terör davalarına bakmak” üzere 15 Temmuz Darbe Kalkışmasından sonra kurulmuş ÖZEL BİR MAHKEMEDİR. Bu nedenle DOĞAL HAKİM İLKESİNE AYKIRIDIR.

7- 15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL KHK’ları, anayasa ve yasalarda belirtilen süreler içinde meclis onayına sunulmadığından geçersizdirler.

8- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) madde 3; ‘işkence yasağı’ maalesef T. C. Devletinde de yürürlükte ve geçerli olmasına rağmen, ağır hak ihlalleri yaşanmış ve halen yaşanmaktadır.

* Kelepçeli WC’ye gitmek ve kelepçeli ihtiyaç gidermek,
* Kelepçeli yemek yemek
* Kelepçeli ibadet etmek
* insanilikten uzak nezarethane koşulları reva görülen bir kısım işkencelerdir.
Sincan 1 No’lu F Tipi CİK’te Haziran 2017’den itibaren şahsıma uygulanan (ve benimle birlikte bi grup kişiye de uygulanan) özel muamele de bir hak ihlalidir. Şöyle ki, o tarihten itibaren “TEHLİKELİ TUTUKLU” denilen bir statüye, hiçbir olay/neden/gerekçe olmaksızın ve idare tarafından alınan bir İDARİ KARAR ile (İdare ve Gözlem Kururu) kararı bir anda tehlikeli tutuklu ilan edilerek, alındım. Başıma şunlar geldi (halen daha bu statüdeyiz.)
* Tek kişilik hücreye konuldum.
* Sadece 1 saatlik havalandırma müsaadesi verildi. (Yasak olmasa, normalde; sabah 08:00’den başlayıp hava kararana kadar)
* Açık görüşlerin 1 ayda bir yerine, 2 ayda bir yapılması
* Kapalı ve Telefon görüşlerinin 1 hafta yerine, 2 haftada bir yapılması.
* TV yasak
* Radyo yasak
* Sosyal etkinlik (spor veya başka kültürel etkinlik) yasak
* Okunacak kitap sayısını 2 ile kısıtlama (şimdi 5 oldu)
* Ağırlaştırılmış müebbet hapsi HÜKMÜ alanlara bile reva görülmeyen şartlar…

9- Mal varlıklarım ve haklarım üzerinde, devletin bu dava aracılığı ile önemli kısıtlamalar getirmesi:
* Alma satma yasağı
* devir yasağı
* ikramiye / emeklilik maaşlarının verilmemesi (emekli maaşım halen verilmiyor)
ve sonuçta hem madden hem manen yoksullaştırıldık ve sarsıldık.
Ayrıca;
* Zoraki olarak 27 Temmuz 2019’da KHK ile mesleğimden (TSK’dan) ihraç edildim.
* Emekli olmaktan başka bir hayat hakkı tanınmadı, üstelik (zoraki) emekli olmama rağmen halen maaşım verilmiyor.
* Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)’ndan emekli ikramiyem aylarca hukuk/kanun dışı verilmedi.
* Kendi mülkiyetim üzerindeki haklarıma mahkeme kararı ile ihtiyati tedbir konması (bir kısmı İzmir’de açıldığı söylenen bir dava kapsamında kızımın dahi haklarına tedbir konmuş) (halen sürüyor) (defalarca iptali için başvurduk, mahkeme yazı yazdı sonuç yok).

10- Hukuken kurulmuş olsa da YÜRÜTMEYE karşı BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ olamadığı açık olan Mahkemede, 1. mahkeme başkanı görevinden azledilmiş ve arkasından da iki görev yeri değiştirmiştir.
Sonra gelen ikinci Mahkeme Başkanı hem TARAFLI hem de BAĞIMLI ve açıkça doğrudan (masumiyet karinemizi ihlal ederek) bizlere suçlamalarda bulunmuş, tanıkları sogulamaya engel olmuş, defaaten ihsas-ı rey yapmış, davaya etkili biçimde katılma hakkıma engel olmuştur.
NESNEL TARAFSIZLIK İLKESİ açıkça zedelenmiş, TARAFSIZLIĞI VE BAĞIMSIZLIĞI hususunda KUVVETLİ ŞÜPHELER olduğu tespit edilmiştir. (Kamera kayıtları var)

11- Ceza İnfaz Kurumlarında (Sincan, Tarsus, Mersin C.İ.K’Leri) avukat görüşmelerim esnasında hem KAMERA ve ses kaydı yapılması, hem de NEZARETÇİ MEMUR bulundurulması açık hak ihlalleridir. (AİHS Md. 6 ihlali)
– Gözaltında ancak 3. gün avukatımla görüşebildim. (hak ihlali)

12- ADİL YARGILANMA HAKKI başlığı altında bir diğer konu, SİLAHLARDA EŞİTLİK İLKESİ (delil ve bütün görüşler hakkında bilgi sahibi olma ve bunlarla ilgili görüş bildirme haklarını da içerir) ile, bu ilkeyi tamamlayan ÇEKİŞMELİ YARGI İLKESİ ihlal edilmiştir.
* Tanıklığı güvenilir olmayanların (şahsıma karşı düşmanlık kin/nefret güdenlerin) tanık olması
* Talep ettiğimiz tanıkları çağırmadılar, sorgulayamadık
* Gelen tanıkları sorgulamamıza müsaade edilmedi (İkinci Mahk. Bşk)
* Talep ettiğimiz duruşmalı yargılamam (İSTİNAF), duruşma yapılmadan karar verilip dava dosyası YARGITAY’a gönderildi.
* Delillerin birçoğuna halen erişebilmiş değiliz, zaten ortada delil olmayan iddialar önce iddianameye, sonrasında da savcı MÜTAALASINA ve sonunda da KARAR girdi, karar verildi.

* ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR ilkesi ile MASUMİYE T KARİNESİ hep ihlal edilmiştir (Yargılama süresince).

13- İddianame ve mütala taraflı hazırlanmmıştır. Suçun zamanı, yolu, delilleri vs. dökümleri bile olmayan telefon görüşmelerini ‘darbe ve örgüt kapsamlı koordineler’ şeklinde iddia etmesi ve benim AKSİNİ İSPATLAMAMI istemeleri
* Savunmam için (karar duruşması öncesi son SAVUNMAM İÇİN) 2,5 ay süre talebime sadece 15 gün verilmesi, yani savunma için yeterli süre tanınmaması.
* Savunmam için uygun imkan, şartar ve materyalin bize verilmemesi (ki buna deliller de dahil), bilgisayar imkanının olmaması ve/veya verilmemesi. Tarsus’ta iken yemek masası ve sandalye bile verilmemesi (savunmamı yatak üzerinde yazdım)

14- Sanık haklarımız, AİHS 6. maddesinin sağladığı güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde KISITLANMIŞTIR.

15- Hakkımda hem 15 Temmuz öncesi hem de sonrası, gerek yazılı gerekse görsel ve /veya sosyal medyada beni “SUÇLU, FETÖCÜ, HAİN, DARBECİ, ÜNİFORMALI TERÖRİST vb.” yaftalamalarla (bırakın İMA ETMEYİ) suçluluğumu DOĞRUDAN İLAN etmeye varan demeçler, konuşmalar, haberler, programlar yapılmıştır.
* Dönemin Bakanı Lütfi Elvan ve Mersin Valisi Özdemir Çakacak tarafından 17/18 Temmuz 2016 tarihinde (tarihi tam bilemiyorum, civarı) yapılan mitingte halka benim HAİN olduğum vb. ilan eden konuşmalar yapılmıştır.
* Emekli Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ve AYDINLIK Gazetesi ve grubu tarafından defalarca aleyhimde hem medyada hem baka ifadelerinde suçlamalar yapılmıştır (ki ne bu adamla ne de PERİNÇEK grubu ile hayatımda HİÇ KARŞILAŞMADIM, tanımam etmem).

16- Mersin’de bir kişinin burnu bile kanamamış, bir mermi sıkılmamış, dışarıda ne bir askeri araç, ne de bir asker görülmüş, kısaca HİÇ BİR ŞEY OLMAMIŞ olmasına rağmen; yapması gerekenleri TAM VE EKSİKSİZ YAPAN, yapmaması gereken HİÇ BİR ŞEYİ DE YAPMAYAN bir komutan olarak, alakasız 3-5 kişiyle DARBECİ yaftası yapıştırılan bir amiral olarak tarihe geçmiş bulunuyorum. Tabii Kader ne der, halen bilinmiyor, BİLİNEMEZ.
Allah’ın da bir hesabı vardır elbet…”

 

BOLD ÖZEL

Emniyet’i bombaladığı belirtilen uçak o gece yerden hiç kalkmamış TBMM’yi bombaladığı söylenen ise..

İddianamede Emniyet’i bombaladığı belirtilen 110 kuyruk numaralı uçak bilirkişi raporuna göre hiç uçmamış, TBMM’yi bombalayan uçak ise, patlama anında kalkış yapmamış.

CEVHERİ GÜVEN
BOLD/ÖZEL

15 Temmuz’la ilgili en çok tekrarlanan cümle “Meclis’i bombaladılar, Emniyet’i bombaladılar” cümlesi. O gece, Türkiye’deki herkesi birleştiren an da “TBMM’nin bombalandığı”na ilişkin televizyonlara düşen son dakika bilgisiydi.

Ahmet Nesin, çeşitli kanıtlar ve görüntülerle TBMM’nin bombalanmadığı, patlamanın içeriden gerçekleştirildiğine ilişkin çok sayıda yazı kaleme aldı ve program yaptı.

TBMM’nin bombalanması, Akıncı Üssü davasının en önemli yargılama konularından birisi. Yargılananların bunu kabul etmedikleri biliniyor. Bu konuda iddianame ve ek klasörlerden sızan belgeler arasında ise çelişkiler mevcut.

O gece TBMM bombalandı mı, bombalandıysa hangi uçaktan bombalandı sorusuna iddianame ve dava dosyasına giren belgeler üzerinden ilerleyerek bakmak gerekiyor.

Bu konuya girmeden, ilk bölümde yayınladığım habere bakmanızda fayda var. Akıncı Üssü’nde 15 Temmuz gecesi üsse ait 71 tane uçak bulunuyor. Diyarbakır’dan gelen 6 adet uçak da o tarihte üste. Böylece sayı 77 adet.

Savcılığın talimatıyla 15 Temmuz’da hangi uçaklarla bomba atıldığına ilişkin kriminal inceleme yapmak için TUSAŞ/TAİ görevlendiriliyor. Dava dosyasına göre TUSAŞ 66 adet uçak üzerinde kriminal inceleme yapıyor. 11 adet uçak ise incelenmiyor.

Üsteğmen Caner Fidancı ve Üsçavuş Yunus Özen’in savcılığa tanık sıfatıyla verdikleri ifadelerde; o gece Akıncı Üssü’nde “emekli savaş pilotlarını” gördüklerini belirtiyorlar.

Akıncı Üssü’nde MİT’e sabaha kadar bilgi veren Yarbay Nihat Altıntop ise üsten, o gece ışıkları kapalı, kuleyle telsiz irtibatı kurmadan kalkan uçaklar olduğunu belirtiyor. Ancak, şu an Ankara’daki farklı noktaları bombalamakla suçlanan pilotların tamamının kuleyle kurdukları temasa ilişkin dikta kayıtları Akıncı Dava dosyasında mevcut.

Bu durumda ortada şu tablo var: Akıncı Üssü’nde emekli savaş pilotları görüldü, üsten telsiz irtibatı kurmadan kalkıp inen karartılmış uçaklar vardı, savcılık üsteki 11 adet uçağın kriminal incelemesini yaptırtmadı.

Bu durumda ‘başta TBMM olmak üzere Ankara’daki bombardımanı, üste bulunan emekli pilotların kaldırdığı, kriminal incelemeden kaçırılan ve karartılmış biçimde kalkıp inen 11 uçak mı yaptı?’ sorusu gündeme geliyor.

Bu soru Akıncı Davası’ndaki belgelerle daha da karmaşık hale geliyor.

İKİ HEYET OLUŞTURULDU

Dava dosyasına göre 16 Temmuz 2016’da Akıncı Üssü’ne el koyan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Akıncı Üssü’nden o gece hangi uçakların kalktığı, hangi uçaklardan mühimmat atıldığına ilişkin tespit yapmak üzere iki ayrı teknik heyet oluşturdu. Hava Kuvvetleri’nden bir heyet; TUSAŞ/TAİ’den ise asıl geniş heyet.

İki heyetin tespit etmesi gerekenler ise “Uçağın kara kutusunu inceleyerek, kalkış zamanı, uçuş süresi, bomba butonuna hangi koordinatta, hangi irtifada ve süratte basıldığına ilişkin bilgiler ile kalan yakıt, DVR denilen kamera kaydı, bombanın uçaktan ayrılması için gereken ivmeyi oluşutaran patlayıcının bıraktığı barut izi, bombanın ayrılmasından sonra kalan boş katris kutusu, bombanın emniyet sigortasının durumu, bombanın uçaktan ayrılması sonrası kalan tel halka” bilgileriydi. Bunların tamamının toplanmasıyla yüzde 100 veri elde edilmiş olacaktı.

110 NUMARALI UÇAK

Akıncı İddianamesinin 532 numaralı klasöründe bulunan Hava Kuvvetleri Komutanlığı bilirkişi raporunda; 110 kuyruk numaralı uçak ile Emniyet Genel Müdürlüğü Havacılık Dairesi’ne saat 23:18’de bir adet GBU-10 bombasının atıldığı belirtiliyor.

Ancak 165613 numaralı dosyada TUSAŞ’ın hazırladığı raporda 15 Temmuz gecesi kalkan uçaklar listesinde 110 kuyruk numaralı uçak bulunmuyor. TUSAŞ uzmanlarının uçak üzerinde yaptığı incelemeden rapora yansıyan bilgide; 110 kuyruk numaralı uçağın son olarak 14 Temmuz’da kalkış yaptığı belirtiliyor.

Aynı raporda, 110 numaralı uçağın, yakıt tankının tam dolu olduğu, DVR ve DTC’nin olmadığı (uçak kalktığı an otomatik yapılan kamera kaydı) bombanın yüklendiği bölümün kontrolü sonucunda atış izi ve boş kovanının bulunmadığı, bomba yükleme istasyonunun sigortasının atık olduğu, tel halka olmadığı ve sonuçta bu uçaktan atış yapılmadığı belirtiliyor.

Kara kutu kaydı uçağın uçmadığını söylerken, kartiç sökülüp kontrol edildiğinde de bombaya ait bulunması gereken hiçbir ize rastlanmıyor. Rapor, “3 numaralı silah istasyonundaki bölümde kartiç sökülüp kontrol edildiğinde barut izinin olmadığı, emniyet sigortasının basılı olduğu, dolayısıyla mühimmat yüklenmediği ve atılmadığı görülmüştür” diyerek bunu teyid ediyor.

Ancak Hava Kuvvetleri Bilirkişi Raporu’nda 110 numaralı uçak uçmuş ve bir adet bomba atmış olarak belirtiliyor. Önemli nokta ise bu raporun kara kutu ve diğer somut verileri içermiyor oluşu. Yine de savcılığın iddianameye koyduğu rapor bu.

Raporda imzası bulunan kişi ise Binbaşı Uğraş Topçu. Bu isim oldukça önemli çünkü 15 Temmuz’da yıllık izinde olmasına rağmen, sonradan Dalaman’da olduğu ortaya çıkıyor. Dalaman’la Erdoğan arasındaki o geceki bağ düşünüldüğünde oldukça ilginç bir durum.

SAVCI UÇAK NUMARASINI MÜTAALASINDA SİLDİ

Akıncı Üssü Harekat Komutanı Albay Ahmet Özçetin’in, savunmasında TUSAŞ/TAİ raporundaki somut bilgilerle Emniyet’i bombaladığı iddia edilen 110 kuyruk numaralı uçağın hiç uçmadığını ispat etmesi üzerine ilginç bir gelişme yaşanıyor.

Savcılık, iddianamede yeralan “Emniyet’i bombalayan 110 kuyruk numaralı F-16” bilgisini mütaalasında çıkarıyor. Mütaalada bombardıman yapan uçakların numaraları yazılmıyor.

Bombardıman yapmakla suçlanan Albay Ahmet Özçetin’in “o gece havada başka uçaklar vardı, Emniyet’i onlar vurdu, tüm F-16’lar araştırılsın” talebi ise yerine getirilmiyor.

TBMM’Yİ VURDUĞU İDDİA EDİLEN 105 NUMARALI UÇAK

Emniyet’i vuran uçak bu gelişmeden sonra yargılamada kuyruk numarasız biçimde “bir uçak” şeklinde geçiyor ve 110 numaralı uçaktan artık sözedilmiyor.

TBMM’yi bombaladığı belirtilen uçak/uçaklarla ilgili durum ise daha farklı. İddianameye göre, 15 Temmuz gecesi 105 kuyruk numaralı uçakla 02:35’te ve 663 kuyruk numaralı uçakla 03:24 ve 03:25’te TBMM bombalanıyor.

Karakutu verilerine göre 105 numaralı uçak 02:33’te Akıncı Üssü’nden kalkış yapıyor. İddianameye göre ise Meclis’te patlama 02:35’te oluyor. Yani tam iki dakika sonra.

TUSAŞ’ın kara kutu verilerine göre ise 105 numaralı uçağın bomba butonuna 02:50’de 18.000 feette basılıyor. Görüldüğü gibi 15 dakikalık bir sapma sözkonusu.

Yargılanan pilotların F-16 uçuş kabiliyetleri raporlarından aktardıklarına göre; Bir F-16’nın Akıncı Üssü’nden kalktıktan sonra 43 kilometre uzaktaki TBMM’ye ulaşması, bomba atış hazırlığını tamamlaması, bombanın 18.000 feetten yere düşüş zamanı için toplamda en az 4-5 dakika gerekiyor. Dolayısıyla 02:33’te kalkan bir uçağın, iki dakika sonra 02:35’te TBMM’deki patlamayı gerçekleştirmesinin imkansız olduğu belirtiliyor.

Bir diğer nokta da, iddianamede uçağın kalkış zamanı için karakutu verisi dikkate alınırken, bomba butonuna basılma zamanı olarak (02:50) karakutunun dikkate alınmaması. Konuyla ilgili savunma yapan Akıncı Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’in savunmasına göre; “105 numaralı uçak bu verilere göre TBMM’yi bombalamış olamaz.”

Uçaktaki ve karakutudaki zaman verileri doğrudan GPS uydularından alındığı için değiştirilmesi mümkün değil. Bu durumda 105 numaralı uçak daha yerden kalkıp irtifa kazanma aşamasındayken Meclis’te meydana gelen patlamanın nasıl gerçekleştiği sorusu gündeme geliyor.

Sanıkların iddiasına göre ise F-16’dan TBMM’de görülen “basketbol smaç hareketi gibi” bomba atılması mümkün değil ve TBMM o gece F-16’lar tarafından bombalanmadı.

BAŞKA UÇAK BOMBALAMIŞ OLABİLİR Mİ?

Meclis’i bombaladığı iddia edilen 105 numaralı uçakla ilgili durum böyle. Raporlara göre o saatte 696, 074 ve 689 numaralı uçaklar havada görülüyor. Ancak yapılan bilirkişi incelemelerinde bu üç uçaktan atış yapılmadığı tespit ediliyor.

Bu bilgiler ışığında Tuğgeneral Hakan Evrim savunmasında şöyle diyor: “02:35’teki bombalamayı Akıncı uçakları yapmamıştır. Bu bilirkişi raporlarına göre o kadar açık ki, o zaman Meclis 105 numaralı uçak tarafından bombalanmamış ise kim bombaladı Meclis’i? Meclise adeta basketboldaki smaç hareketi gibi bir bombalama yapan uçak hangi üssün veya ülkenin uçağıdır? Meclis’e bombalama yapan başka bir uçak ise 105 numaralı uçağın 02:50’de attığı iddia edilen bomba nereye atılmıştır? Yoksa 105 numaralı uçağa mühimmat hiç yüklenmemiş midir?”

663 NUMARALI UÇAK

İddianameye göre üç kez bombalanan Meclis’e ikinci ve üçüncü bombayı atan uçak olarak ise 663 kuyruk numaralı uçak olarak belirtiliyor. Bu uçağın dört adet TÜRKSAT’a ve iki adet Meclis’e bomba atışı yaptığı iddia ediliyor.

Bilirkişi raporuna göre, uçaktaki DVR ve DTC yani kamera görüntülerine ulaşılamadığı belirtiliyor. TUSAŞ’ın Kara kutu kaydını içeren raporuna göre uçak 03:19’da Akıncı’dan havalanıyor.

İddianamede TÜRKSAT’ın vuruluş zamanı olarak: 03:14, 03:15, 03:17 ve 03:19 olmak üzere peş peşe dört atış zamanı belirtiliyor. Bu patlama saatlerinde karakutu verisine göre 663 kuyruk numaralı F-16 daha yerde, henüz kalkış yapmamış durumda.

TBMM’ye atıldığı iddia edilen bomba için ise 153516 numaralı rapora göre verilen saat 03:22:49.
Yani 663 kuyruk numaralı uçağın kalkışından 3 dakika sonrası. Uçağın 3 dakika içinde önce TÜRKSAT’ı ardından Meclis’i toplamda 6 kez bombalamış olması gerekiyor. Ancak tüm bu zamanlar ile karakutu birbiriyle uyuşmuyor.

Tuğgeneral Hakan Evrim’e göre tüm bu verilen TÜRKSAT ve TBMM’nin Akıncı Üssü’nden kalkan uçaklar tarafından bombalanmadığını gösteriyor.

Ancak burada Akıncı Üssü’ndeki uçaklardan 11 tanesinin kriminal incelemesinin yapılmadığını, o gece karartılmış olarak kuleden izinsiz olarak kalkan uçakların bu 11 uçak olabileceğini ve bu uçakların üste görüldüğüne ilişkin şahitler bulunan emekli savaş pilotları tarafından uçurulmuş olabileceğini hatırlatmakta fayda var.

BAKIM GÖREVLİLERİNİN İFADELERİ

Akıncı Üssü’nde kalkışların yapıldığı belirtilen 143 Hat Bakım Komutanı ve Personeli’nin ifadeleri burada oldukça dikkat çekici. 143 Filo hattında çalışan bakım subayı Üsteğmen Ahmet Fatih Akbulut ifadesinde gördüklerini şöyle anlatıyor: “Sabaha kadar olan uçuşlarda hiçbir uçağımızdan hiçbir mühimmat atılmamıştır. Uçaklar gittikleri mühimmatla aynı şekilde geri dönmüşlerdir”

Aynı şekilde uçuş hattında görevli Başçavuşlar Serhat Maçar, Süleyman Soner Aksoy ve Mehmet Acı da ifadelerinde uçakların kalkış yaptıkları mühimmatla geri geldiklerini ifadelerinde belirtiyorlar.

Tuğgeneral Hakan Evrim’in savunmasında dile getirdikleri bu noktada oldukça önem taşıyor.

 

15 Temmuz’da Akıncı Üssü’nde “emekli pilotlar” görüldüğü mahkeme kayıtlarına girdi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’da Akıncı Üssü’nde “emekli pilotlar” görüldüğü mahkeme kayıtlarına girdi

Akıncı Üssü’nde o gece görülen emekli pilotlar, kayıt dışı kalkan uçaklar ve bombardıman yapıp yapmadığı incelenmeyen 11 uçak. İlk kez okuyacağınız bilgiler.

CEVHERİ GÜVEN
BOLD/ÖZEL

15 Temmuz’un komuta merkezi olarak kabul edilen Akıncı Üssü’nde o gece neler olduğu henüz aydınlanabilmiş değil. ‘Rehin alındım’ diyen Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın eşini defalarca arayabilmesi, çerez istemesi; rehin alındığı söylenen Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal’ın elleri cebinde koridorlarda dolaşırken çekilmiş görüntüleri kafa karıştırıcı unsurlar oldu.

Komuta kademesinin o gece oraya hangi şartlarda geldiği ve o gece 15 Temmuz’un neresinde durduklarına dair iki taraftan farklı iddialar var. Komuta kademesi ile şu an darbeden yargılananların yüzleştirilmemesi soru işaretlerinin çözülmesindeki en büyük engel.

Akıncı Üssü Dosyası’nın tamamına, özellikle ek klasörlere sanıkların da avukatların da konuyla ilgilenen gazetecilerin de ulaşması engelleniyor. Ulaşılabilen dosyalar ise yepyeni çarpıcı bilgiler ortaya çıkartıyor.

Akıncı Üssü’nden kalkan uçakların yaptığı belirtilen bombardımanları ele alacağımız iki bölümlük haberin ilk bölümünde, şahitlerle mahkeme tutanaklarına geçen “O gece Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotlar” konusunu ele alacağım. İlk bölüm Akıncı Üssü’nde görülen sivillere de ışık tutuyor.

O GECEYİ SIR YAPAN “ARAMAMA” KARARI

Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen en gizemli isim Adil Öksüz. Ancak bugüne dek Adil Öksüz’ün üste olduğuna ilişkin bir kamera kaydı ya da delil mahkemelere sunulamadı.

Adil Öksüz’ün ve bu haberde okuyacağınız çok farklı gizemli kişilerin Akıncı Üssü’nde olduğuna ilişkin iddiaları kanıtlayabilecek en önemli delil; kamera kayıtları yanında, parmak izi ve DNA izleriydi.

16 Temmuz’da polislerin üssü almasından bir süre sonra bu kamera kayıtlarına el konuldu ve parmak izi, DNA izi tespiti başladı. Ancak pas geçilen kritik bir tek yer vardı.

Akıncı İddianamesi’ne göre üsteki 143. Filo Komutanlığı darbenin yönetim merkeziydi. Bu binada bulunan ve “öğretmen gazinosu” olarak bilinen odada ise tüm darbe yönetildi.

170607 numaralı evrak, 143 Filo’da yapılan tüm arama ve el koyma işlemlerinin yer aldığı tek evrak. Savcı eşliğinde polisin yaptığı arama ve el koymalar, Yarbay Nihal Altuntop nezaretinde gerçekleştirilmiş ve imza altına alınmış. (Nihal Altuntop’un 15 Temmuz gecesi sabaha kadar Akıncı Üssü’nden MİT’e telefonla bilgi veren kişi olduğunu hatırlatalım.)

Ancak üste, parmak izi ve DNA izi araması yapılmayan tek yer, darbenin yönetildiği belirtilen “öğretmen gazinosu”. Yani 15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen odada o gece kimlerin bulunduğuna ilişkin gerçek delilleri verecek asıl noktada, en kritik işlemin yapılmadığı görülüyor.

Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim, savunmasında bu duruma ısrarla dikkat çekip, üste ertesi gün arama yapan ekibe vurgu yapıyor:

“Bu ekip bir tek öğretmen gazinosunu araştırmamıştır. O odadan ne bir parmak izi ne DNA örneği alınmamıştır. Yani o odaya bakmadıktan sonra aslında 143 Filoya girip araştırma yapmanın anlamı yok ki. Sanırım amaç delil bulmak değil, başka şeymiş. Oradaki birilerinin ortaya çıkması istenmemiş olsa gerek.”

TSK’DAN EMEKLİ PİLOTLAR AKINCI ÜSSÜ’NDEYDİ

Tuğgeneral Hakan Evrim’in, ortaya çıkmasının istenmediği kişilerle ilgili çeşitli iddiaları var. Ancak Akıncı Davası dosyasında, bu kişilerle ilgili farklı tanık ve sanık beyanlarında izler bulmak mümkün.
142 Hat Bakım Subayı Üsteğmen Caner Fidancı’nın ifadesine göre o gece üste “TSK’dan emekli olmuş pilotlar” vardı.

Üsteğmen Fidancı verdiği ifadesinde şöyle diyor: “Sabaha karşı 142 Aviyonik Atölyesinde görevli Üsçavuş Yunus Özen bakım karargahına geldi. Sabahleyin Üs nizamiyesinden girdikten sonra Bakım Karargahı’na gelmek için araç beklerken kendisini içinde 142 Filo amblemi olan 09(Aydın ili) plakalı bordo bir Ford Fiesta marka aracın aldığını, aracı bir pilotun kullandığını ve yapılan konuşmalardan araç içindeki diğer kişilerin daha önce emekli olmuş pilotlar olduğunu öğrendiğini söyledi.”

15 Temmuz gecesi üste emekli pilotların bulunmuş olması oldukça çarpıcı bir bilgi. Bu kişilerin kimler olduğu, bu ifadenin doğru olup olmadığı, o kişilerin Ergenekon davaları nedeniyle TSK’dan erken emekli olmuş savaş pilotları olup olmadıkları soruları karanlıkta kaldı. Çünkü mahkeme dava dosyasına geçen bu ifadede ismi geçen kişileri sorgulamadığı gibi, Üs kayıtlarını bu yönde de inceletmedi ve davayı bu yönde genişletmedi.

Oysa bu oldukça önemli bir bilgi. Çünkü o gece üsten kalkan uçak sayısı ve uçak grubuyla ilgili başka ifadeler büyük bir çelişkiyi ortaya çıkartıyordu.

AKINCI’DAN KALKAN HAYALET UÇAKLAR

Akıncı Davası’nda “müşteki” sıfatıyla bulunan Yarbay Nihat Altıntop (Sabaha dek MİT’e bilgi veren yarbay) ifadesinde Akıncı Üssü’nden 15 Temmuz gecesi kalkan “ışıkları sönük ve telsiz irtibatı kurmayan uçaklar”dan sözediyor:

“Uçaklara telsizden inin diye çağrı yaptık. Zaten radarlar da aynı çağrıyı yapıyordu. Hatta hiç izinsiz, telsiz teması kurmadan uçakların bazıları hareket ediyordu. Hatta pistten bir şey geçiyor diye düşündük biz. Çünkü ışıklar teker teker kayboluyordu sırayla. Tamamen karanlık bir ortam… İlk kalkan uçak bizimle hiç temas kurmadan kalktı ve indi. Biz kendimizin tuttuğu kayıtlarda da 23.50’de kalkan o uçağı telsiz teması kurmadan inen kalkan uçak şeklinde belirttik ve savcılık heyeti de o tutanakları dosyaya koydu.”

Akıncı Davası’nda “tanık” sıfatıyla ifade veren kulede görevli astsubay Emre Özcan ise şunları söylüyor ifadesinde:

“O ara bütün uçaklar sırayla kalkıyorlardı F-16’lar. Hatta bazıları bütün ışıklarını kapatıp inişe geldiler. Biz sadece pistteki ışıkların hüzmesinden uçağın indiğini takip edebildik. Bizimle ne telsiz teması kurmuşlardı ne de herhangi bir ışıkları yanıyordu.”

Biri “müşteki” yani şikayetçi diğeri “tanık” olarak dinlenen bu iki muvazzaf Hava Kuvvetleri personelinin verdiği ifadeler birbirini teyid ediyor ve o gece Akıncı Üssü’nden “ışıkları kapalı, kuleyle telsiz teması kurmayan uçakların” kalkıp indiğini belirtiyor.

Bu nokta çok önemli. Çünkü, şu an Akıncı Davası dosyasında; Akıncı Üssü’nden kalkış yaparak darbeye katılmakla ve bombardıman yapmakla yargılanan pilotların tamamının Kule’yle telsiz dikta kayıtları mevcut.

İNCELENMEYEN 11 UÇAK

Bu durumda akla şu soru geliyor: Kuleyle telsiz dikta kaydı olmayan ama ışıkları kapalı kalkış yapan bu uçakları kullanan pilotlar kimdi? Ve bu gizemli uçaklar neden yargılama konusu değil?

Burada dönüp Akıncı Üssü’ndeki uçak sayısına bakmak gerekiyor.

Kayıtlara göre Akıncı Üssü’nde 71 uçak var. Ayrıca Diyarbakır’dan gelen 6 uçak daha o gece üste mevcut. Yani 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde toplam 77 uçak bulunuyor.

Savcılık emriyle, 15 Temmuz’da hangi uçakların bombardıman yaptığının belirlenmesi için TUSAŞ görevlendiriliyor. TUSAŞ, Akıncı Üssü’nde 66 uçağı inceliyor ve rapor tutuyor. 11 uçağı ise incelemiyor. Bu noktada akla bomba atıp atmadığı incelenmeyen 11 uçağın o gece “telsiz irtibatı kurmadan kalkan, ışıkları kapalı uçaklar” olup olmadıkları ve o uçakları, 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotların kullanıp kullanmadıkları sorusu geliyor.

Tuğgeneral Hakan Evrim’in de aklına bu soru geliyor savunmasında şöyle diyor:

“Şimdi o gece Akıncı’da emekli pilotlar var, ışıklarını kapatıp kule ile temas kurmadan uçan uçaklar var. Sanık olan pilotların uçtukları uçakların mühimmat atmadığı bakım personeli tarafından belirtilmiştir. Tüm bunları bizler ek klasörleri aldıktan sonra öğreniyoruz. Şimdi bize ek klasörlerin verilmeme nedenini daha iyi anlıyorum. O izinsiz ve ışıkları kapalı uçuş yapan uçakları uçuranlar emekli pilotlar olabilir mi? Araştırmaya değmez miydi? Bu bilgileri duyup,bilip araştırmayan savcılara ne demek lazım bilemiyorum.”

KİLİT NOKTA NİZAMİYELERDEKİ GÖREVLİLER

Savcılığın bu konunun üzerine gitmesi için yapması gereken ilk adım, Akıncılar Üssü Nizamiye görevlilerinin ifadelerini almak olmalıydı.

Ancak bu yapılmadı. Üstelik Tuğgeneral Hakan Evrim’in yargılama sırasında bu talebi dile getirmesine rağmen:

“O gece Akıncı nizamiyesinde nöbetçi olup şu anda sanık veya tanık olan kimse yoktur. Bunların çağrılıp o kadar kişinin nasıl içeri alındığının, benim tarafımdan veya benim adıma bu kişilerin içeri alınmasına dair bir talep olup olmadığının sorulmasını…”

15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen 143 Filo Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespitinin yapılmaması gibi, nizamiye görevlilerinin sanık ya da tanık yapılmaması da oldukça çarpıcı bir durum.

O gece Akıncı Üssü’nde olmamaları gerekirken orada olan “siviller” ve “emekli pilotların”, Akıncı Üssü’ne girişleriyle ilgili iddiaların netleşmesi için nizamiye nöbetçilerinin ifadelerinin alınması gerekiyor. Aynı şekilde Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün o gece orada olup olmadığının netleşmesi açısından da bu durum önemli.

Ancak Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespiti yapmayan polis, asker ve savcılar yargılama konusu yapılmadığı gibi, nizamiye görevlileri de yargılama konusu yapılmış değiller.

YARIN: ANKARA’DAKİ BOMBARDIMANLARI KİM YAPTI?

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Seçim öncesi HDP’ye yönelik baskılar ağırlaşıyor

Yerel seçimlere kısa bir süre kala Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ye yönelik baskı ve operasyonlar giderek ağırlaşıyor. Sabah saatlerinde Adana HDP il örgütüne yapılan polis baskınında 12 kişi, İzmir’de 10 kişi, Van’da ise çok sayıda HDP’li gözaltına alındı.

BOLD-Öte yandan HDP Şanlıurfa Milletvekili Ayşe Sürücü’ye 1 yıl 8 ay hapis cezası verildi. HDP Diyarbakır eski Milletvekili Sibel Yiğitalp hakkında ise, “terör örgütü propagandası yapmak” ve “suç ve suçluyu övmek” suçlarından 1 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası istendi.

ADANA İL ÖRGÜTÜNE POLİS BASKINI

HDP yerel seçimlere operasyonlar, baskılar, ötekileştirmeler arasında giriyor. HDP Adana İl Örgütü’ne sabah erken saatlerde polis tarafından baskın düzenlendi. Zırhlı araçlarla ablukaya alınan binaya giren polis, içeride “Yasadışı afiş, pankart, poster” olduğunu iddia etti.

HDP İL BAŞKANI DA GÖZALTINA ALINDI

Eş zamanlı olarak yapılan ev baskınlarında da Halkların Demokratik Partisi (HDP) Adana İl Eş Başkanı Gülseren Tural’ın aralarında bulunduğu 12 partili gözaltına alındı. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Operasyonda HDP Adana İl Eş Başkanı Gülseren Tural, HDP Seyhan Belediye Meclis Üyesi Hüseyin Beyaz ve HDP Adana İl Yöneticisi Zeki Eren ile isimleri öğrenilemeyen 9 HDP’linin gözaltına alındığı öğrenildi.

İZMİR’DE EV BASKINLARI: 10 GÖZALTI

Bu arada İzmir ve ilçelerinde yapılan ev baskınlarında ise 10 kişi gözaltına alındı. “Örgütle irtibatlı” oldukları gerekçesiyle gözaltına alınanlar İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Gözaltına alınanlar arasında Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Bornova ilçe eş başkanı Abdullatif Kaplan da bulunuyor.

VAN’DA ÇOK SAYIDA GÖZALTI

Van merkez ile Erciş ve Çaldıran ilçelerinde de ev baskınları düzenlendi. Kent merkezinde İnsan Hakları Derneği (İHD) Van Şube Sekreteri Fevzi Çelenk ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçiler Sendikası (SES) Basın Yayın ve Örgütlenme Sekreteri Gürsel Yamaç’ın da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Erciş’te ise HDP’nin Erciş Belediye Meclis Üyesi Gülay Yılmaz’ın gözaltına alındığı öğrenildi. Çaldıran’da da aralarında HDP yöneticisinin de bulunduğu iki kişi gözaltına alındı. Gözaltı gerekçesi belirtilmeyen onlarca kişi il ve ilçe emniyet müdürlüklerine götürüldü.

HDP’Lİ VEKİLE 1 YIL 8 AY HAPİS CEZASI

HDP Şanlıurfa Milletvekili Ayşe Sürücü hakkında, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” suçundan yargılandığı davada, 1 yıl 8 ay hapis cezası verildi.

7 YILA KADAR HAPİS CEZASI İSTENİYOR

Sibel Yiğitalp’in 7 yıla kadar hapsi istendiHDP’nin Diyarbakır eski milletvekili Sibel Yiğitalp’e dava: 1 yıldan 7 yıla kadar hapis isteniyor. Bir etkinlikte yaptığı konuşmada Abdullah Öcalan’a selam gönderen eski HDP Diyarbakır Milletvekili Sibel Yiğitalp hakkında, “terör örgütü propagandası yapmak” ve “suç ve suçluyu övmek” suçlarından 1 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası istendi.

İDDİANAME KABUL EDİLDİ

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, daha önce açılan davayla birleştirilmesi talebiyle Yiğitalp hakkında 2 ayrı suçtan hazırlanan iddianame, 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. İddianamede, HDP tarafından 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanı ve Milletvekilliği Genel Seçimleri için merkez Yenişehir ilçesindeki İstasyon Meydanı’nda düzenlenen açık hava toplantısında konuşan Yiğitalp’in yaptığı konuşmada, “Öcalan’a selam gönderdiğinin tespit edildiği” yazıldı. İddianamede Yiğitalp’in 1 yıldan 7 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.

HDP’lilere dinsiz diyen Erdoğan’a Temelli’den cevap: Edep diyoruz edep

Okumaya devam et

Öne çıkanlar