Bizimle iletişime geçiniz

Eskimez Yazılar

Guardian’da yayınlanan Ahmet Altan’ın son kitabı hakkındaki incelemenin çevirisi

Ahmet Altan’ın parmaklıklar ardında kaleme aldığı son eseri “Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim” kitabıyla ilgili dün The Guardian’da Simon Callow imzalı bir inceleme yayınladı. Yazıyı BOLD/ÇEVİRİ Türkçe olarak sunuyor:

Tutuklu Türk Romancı, Ahmet Altan, tutuklanması, tutsaklığı ve bu olayların onda oluşturduğu yaratma güdüsü ile ilgili harika bir biyografi kaleme aldı.

Bazı kitapları incelemeyi o kitaplara yapılacak en büyük saygısızlık olarak addederim. Bu kitap da onlardan biri. Kendine özgü netliği, kesinliği ve bilgeliği ile adete kendi kendini anlatan bir kitap ve söylenebilecek tek bir şey varsa o da okunması olur. Ve tekrar tekrar okunması. Her biri, yazarın hapishane tecrübesinden kaynaklanan bazı olayları anlatan, iki bölümden uzun olmayan kısa bölümlere ayrılmış kısa bir kitap.

Harika bir şekilde irdelenmiş ancak kısa bir özet gibi değil; ölümle burun buruna iken bile Altan, diğer yazılarının karakteristik özelliği olan rüyaların canlılığı ile canlı olan berraklığı ve yarı saydamlığı asla kaybetmiyor – İngilizce çevirileri mevcut olan diğer kitapları; Kılıç Yarası Gibi mükemmel, Osmanlı dörtlüsünün ilk ciddi ve fantastik bir suç hikayesi Son Oyun’da da bu benzerlikler kolaylıkla görülebilir. Altan’a özgü, şiddetin merkezinde, rüya gibi geniş bir bakış açısına sahip bir eser. Ahmet Altan’ı bu kitabından yola çıkarak anlamaya çalışmak onun bu zamana kadar ve bundan sonra ki kurtuluş mücadelesini anlamak demektir.

Tutuklanması Ahmet Altan’a hiç de sürpriz olmadı. Atakürd yazarının kitabı olarak, Milliyet gazetesinde, Kürt halkının eşit statüde olduğunu savunduğu çok okunan bir yazı kaleme aldı. Bu yazının akabinde 1995’in başlarında 20 ay hapis cezasına çarptırıldı ve 12 bin dolar para cezası aldı.

2007’de Genel Yayın Yönetmenliğini de yaptığı Taraf gazetesini kurdu. Takip eden yıl ‘Ah Kardeşim’ adında bir yazı kaleme aldı ve bu yazısı Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca “Türk kimliğini reddetme” suçundan o dönem bunu sözlü olarak ifade etmediği halde suçlandı. Açık bir hedef olduğu düşüncesi ile kendi can güvenliğini için o dönem üzerinde silah bulundurdu.

Altan ailesi her zaman muhalif kimliği ile tanındı. Ahmet Altan’ın, gazeteci, romancı, editör ve bir dönem milletvekilliği de yapmış olan babası Çetin Altan da oğulları gibi kendi döneminin baskıcı rejimi tarafından tutuklandı. Polis Çetin Altan’ı tutuklamak için evine geldiğinde Ahmet Altan onlara çay ikram etti, bu teklifi polisler geri çevirdi. Ahmet Altan ise kibar bir şekilde bunun bir rüşvet olmadığını birazcık da olsa içebileceklerini ifade etti. Ancak bu ince teklif polisler tarafından pek hoş karşılanmadı. Dört buçuk yıl sonra polisler bu sefer Ahmet Altan’ın kendisi için geldiğinde Ahmet bu hareketini tekrarladı ve bu teklif de bir önceki gibi reddedildi. Bu şartlar altında böyle bir tavır takınmak büyük soğukkanlılık gerektirirdi. Ahmet Altan adil bir yargılanmanın mümkün olmadığını ve kararın çok önceden verildiğinin farkındaydı oysa.

“Bir daha asla sevdiğim kadını öpemeyeceğim, çocuklarımı kucaklayamayacağım, arkadaşlarımla buluşamayacağım, sokaklarda yürüyemeyeceğim… Sucuklu yumurta yiyemeyeceğim, bir kadeh şarap içemeyeceğim ya da bir restorana gidip balık sipariş edemeyeceğim. Güneşin doğuşunu izleyemeyeceğim.”

Onu hapse götüren arabada, gardiyan, ona bir sigara teklif etti. Altan, “Sadece gergin olduğumda sigara içerim” dedi. Kelimelerin nereden geldiğine dair hiçbir fikri olmadığını söyledi. Ama devlet onun hayatını değiştirdi. “Olaylar, tehlikeler ve sizi çevreleyen gerçekler tarafından talep edilen bazı eylemler ve kelimeler var. Bu atanmış rolü oynamayı reddettiğinizde, beklenmeyenleri yapmak ve söylemek yerine, gerçekliğin kendisi şaşırır; zihninizin asi jett’lerine isabet ediyor ve parçalara ayrılıyor. ”

“Gerçeklik beni fethedemedi. Ben gerçeği fethettim”

– Bu içgörü onu bekleyen sonla yüzleşmesi için Ahmet’e güç verdi. Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim hapishaneyle ilgili olduğu kadar yazmakla da ilgili, ama her şeyden önce hayal gücü ile özdeşleştirilen bir özgürlük.

Ahmet’in özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü korunamadı; içsel metanetiniz ne olursa olsun, cezaevi, doğası gereği, alt üst oluyor.

“Sorgu zindanlarına ulaşmak için gereken 5 saatlik zaman dilimini, beş yüzyıl boyunca seyahat ettim”

Duygusal çöküntü kafa karıştırıcı bir durum. Oscar Wilde gibi, zamanın bir şey ifade etmemeye başladığını keşfetti. “Hücremizdeki hava ve ışık hiç değişmedi. Her dakika bir önceki ile aynıydı. Sanki zamanın bir kolu bir barajı vurmuş ve bir gol oluşturmuş gibiydi. O hareketsiz havuzun altına oturduk.”

Mahkemeye çıkarıldığında algısal bozukluğu devam etmekteydi. Yargıçlar Kafka’nın romanına ait değildi, ama Kafka’nın romanında olduğu gibi vahşi ya da acımasız değil, bilakis düzensiz, şaşırtıcı ve gerçek dışıydı. Mahkemede, daha önce de belirtildiği üzere, darbeye teşebbüs etmek amacıyla “subliminal mesajlar” vermek için değil, bilakis darbede yer almak için tutuklandığını fark etti. Suçlamanın değişmesi için itirazda bulundu ve yanıt olarak savcının vermiş olduğu alaycı cevap şu şekilde oldu:

“Savcılarımız, anlamlarını bilmedikleri kelimeleri kullanmayı severler.”

Serbest bırakıldı ve eve döndü; o akşam, yeni bir arama karar çıkarıldı ve tekrar Kadınlar Cezaevi olarak adlandırılan bir hücreye kondu. Yargıtay’ın mahkumiyetini reddetmesine dayanarak temyiz başvurusunda bulundu. Kararı beklerken, “aklımın gölgeli kıvrımlarının utangaç şekilde karıştığını” “umutla beslenen soluk titreyen rüyalar”ı reddetmeye çalışıyor. Yıllar önce daha önce yazdığı gibi, bir karakterin karar vermesini beklediği bir Kılıç Yarası Gibi romanında yaşadığını beklerken fark etmeye başladı.

“Yıllar önce, edebiyatın hayatla buluştuğu işaretsiz, esrarengiz ve puslu topraklarda dolaşırken. Kendi kaderimle tanıştım ama tanıyamadım; Bir başkasına ait olduğunu düşünerek yazdım. Romanın ve hayatın dolaştığı, gerçek olan ve yazılı olan her birinin birbirini taklit ettiği ve her birini diğeriyle kılık değiştiren yerleri değiştirdiği düşey, kırıcı bir girdaba sürüklendiğimi hissediyorum.”

Mahkeme kararını verdi: Ömür boyu hapis.

“Dünyayı bir daha asla görmeyeceğim; Asla bir avlunun duvarlarından çerçevesiz bir gökyüzü görmeyeceğim. Hades’e iniyorum. Karanlığın içine kendi kaderini yazan bir tanrı gibi yürüdüm. Kahramanım ve ben karanlıkta birlikte kayboluyoruz.”

Ancak hayal gücü onu ayakta tutan şey oluyor;

“Odysseus gibi, dürüstlük ve ustalık ile kahramanlık ve korkaklık ile hareket edeceğim. Yenilgiyi ve zaferi bileceğim, maceram yalnızca ölümle bitecek… Hücrenin ortasında bir gemi duruyor; kereste gıcırdıyor. Güvertede çelişkili bir Odysseus var.”

Yürek dayanmaz dediğimiz anlarda, kendi kendine konuşuyor;

“Tarif etmek için ne güzel bir manzara. Ben solgun ışıkta beyaz olan elimle bir kaleme ulaşırım. Karanlıkta bile yazabiliyorum. Avuçlarımdaki fırtınada çatlayan gemiyi alıyorum ve yazmaya başladım. Hapishane kapısı arkamdan kapandı.”

Ahmet Altan’ın notları arasında bulduğu kağıtlar ile kaleme aldığı ve avukatları aracılığı ile bize ulaşan bu olağanüstü kitap, arkadaşı, Yasemin Çongar tarafından İngilizce’ye çevrildi.

Dünyayı bir daha göremeyeceğim, dokunaklı bir eser. Bu kitap Midnight Express; Ölülerin Evinden veya De Profundis değil. Bir anlamda bunlarla bir ortak noktaya sahip de. İnsanda, hayal gücünün harekete geçirdiği o parlak var olma iç güdüsünün verdiği coşku. Sürekli olarak ortaya çıkan bu fenomenin en mükemmel ifade edilmiş analizleri arasında, yaratıcı sürecin verdiği yücelik. Ve ruhun zaferi. “Beni hapse atabilirsiniz ama beni burada tutamazsınız. Çünkü bütün yazarlar gibi benim de sihrim var”

“Duvarlarınızdan kolaylıkla geçebilirim” diyor Altan son cümlelerinde…

Evet son sözleri buydu; ama bu kabul edilemez kararlar karşısında insan isyan etmeden “yeter artık” demeden kendini alamıyor. Ahmet Altan hala hapiste. 80 Nobel ödüllü yazarın protestoları başarısız oldu. Bana sorarsanız ne pahasını olursa olsun onu desteklemeliyiz. Gerekirse, Cenneti ve dünyayı hareket ettirmeliyiz.

Makalenin orijinal linki için tıklayın…

Eskimez Yazılar

Kemal Karpat | Yurt dışındaki Türk okullarının değeri

ABD'de ikamet eden tarihçi Kemal Karpat 94 yaşında hayatını kaybetti.

Tarih alanındaki çalışmalarını ABD’de Wisconsin Üniversitesi’nde yürüten Prof. Dr. Kemal Karpat 21 Şubat 2019’da hayatını kaybetti.

Karpat 94 sene boyunca ilme adanmış örnek bir hayat sürdü. Popülerliğe kaçmadan bilimsel çizgide yürüyerek önemli eserler kaleme aldı, yeni ilim insanları yetiştirdi.

Prof. Dr. Kemal Karpat 94 yaşında hayatını kaybetti.

KEMAL KARPAT’IN TÜRK OKULLARINA BAKIŞI

Prof. Dr. Kemal Karpat ilim hayatının büyük kısmını Türkiye dışında yürüten biri olarak dünyayı daha iyi okuyabiliyordu.

Karpat, 20 Temmmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde Kanunu Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Ufuk Yayınları’nın 2005 yılında çıkardığı “Barış Köprüleri” adlı çalışmada “Yurtdışındaki Türk Okullarının Değeri” başlıklı bir makale kaleme almıştı.

Karpat, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin kapatmak için elinden geleni yaptığı Türk okullarını, “Bu okulları daha yakından tanımak ve takdir etmek her Türkün vazifesidir.” sözleriyle takdir ediyordu.

Prof. Dr. Kemal Karpat’ın makalesinin tam metni:
YURT DIŞINDAKİ TÜRK OKULLARININ DEĞERİ

Yurt dışında bulunan Türk Okulları’nı tesadüfen keşfettim. Konferanslar, özel grup gezileri nedeniyle 1996’dan beri Azerbaycan, Tataristan, Bosna, Kazakistan ve son olarak 2004’de Romanya ve Gürcistan’da bulunan okulları ziyaret ettim. Böylece herhangi bir tesir altında kalmadan bu okulları kendi eğitim felsefeme ve tecrübeme göre değerlendirme fırsatını buldum.

Okullarda ilk dikkatimi çeken husus; orada hâkim olan dostluk, kardeşlik, hoşgörü havası ile eğitimci ile öğrenciler arasındaki karşılıklı saygı ve güven bağları oldu. Öğrencilerin hemen hemen tümünün yerli halkın çocuklarından oluşmasına karşılık eğitimcilerin ezici çoğunluğu Türkiye’nin büyük üniversitelerinden mezun olmuş, yabancı dil bilen kimselerdi.

Bu okullarda matematik, fizik, kimya, bilgisayar, ekonomi, medya, yabancı dil, sosyal bilimler dersleri ağırlıktadır. Din derslerine, yani İslâm ve başka dinler hakkınca tamamiyle bitaraf, objektif olarak bilgi kabilinden verilen derslere (hem de ihtiyarî olmak şartıyla) ayrılan zaman iki üç saati geçmemektedir.

Okullarda verilen derslerin pratik hayatta faydalı bilgiler üzerinde yoğunlaştığını gördüğüm gibi bu hususu yerli halktan bir çok kimseden de duydum. Her gittiğim yerde halk bu okulların çok üstün kalitede eğitim verdiklerini belirttiler. Onun için de her boş kontenjan için en azından on adayın başvurduğunu söylediler.

Okullar bulunduktan ülkelerin eğitim kurallarına uygun olarak çalıştıkları gibi idarecileri arasında da o ülkenin vatandaşları vardır. Yabancı ülkede olmakla beraber okulların her birinde resim, kitap, heykel ve sanat eserlerinden oluşan bir Atatürk köşesi vardır.

Ben bu gibi köşeleri Batı Avrupa’da kurulmuş bazı Türk Okulları’nda pek görmedim. Okulların sayısını tam bilmemekle beraber ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim veren bu okullarda eğitim gören tüm öğrenci sayısının 50 binlere ulaştığını tahmin ediyorum.

Kanımca bu Türk Okulları çağına uygun, bireyci, insana dönük, pratik oldukları kadar insanın maneviyatına da hürmet ederek eğitim vermektedirler ve bunun için bulundukları. ülkelerde kabul görmektedirler. Bu okullar Türk dilinin öğrenilmesini sağlamaktadırlar.

Azerbaycan, Gürcistan, Rusya gibi ülkelerde kurulmuş bu okullar en yüksek kalitede öğrenci yetiştirmektedirler. Bu okulların öğrencileri uluslararası ödüller kazanarak ülkelerine onur getirmişlerdir. Mesela Romanya 2004 senesi bilim olimpiyatında dört madalya kazanmıştır.

Bunların ikisini, altın ve bronz madalyaları Bükreş’teki uluslararası Türk lisesinde okuyan öğrenciler kazanmıştır. Romen cumhurbaşkanı, devlet olarak bu başarıdan dolayı gurur duyduklarını belirttikten sonra okulun Türk idarecilerine Romanya’ya şeref getirdikleri için teşekkür etmiştir.

Romanya’da hizmet veren bu okul Türk -Romen ilişkilerini güçlendirdiği gibi bu ülkede yatırım yapmış Türk iş adamlarına da destek vermektedir.

Bulundukları ülkenin kültürüne, kanunlarına ve geleneklerine saygı gösteren ve herhangi bir ideolojinin hizmetinde olmayan bu okullar kendilerini serbest, hür düşünen, sağlam ruhlu insan yetiştirmeye adamışlardır. Bu okulları daha yakından tanımak ve takdir etmek her Türkün vazifesidir.

Gerçekten, bu okullar kuruluş, işleyiş, ve Türkiye’nin dışarıya açılması ve tanıtılması bakımından iftihar edilecek bir seviyededir. Okullar Türk devletinden herhangi bir yardım görmeden, sivil kişiler tarafından kurulmuş, merkezi finansmana ve kontrole tabi olmadan işleyen kurumlardır.

Anladığım kadar her okulun amacı sonunda kendi kendini idare eden ve finansmanını kendi imkanlarıyla sağlayan bir kurum olmaktır. Fikir babası Fethullah Gülen Hoca’dır. 1989 yılı kasım ayında Süleymaniye Camii kürsüsünden Orta Asya ülkelerinin sorunları ile ilgilenmeyi önermiştir.

Bir süre sonra 37 kişilik öncü bir kafile Gürcistan ve Azerbaycan’da temaslar yaptıktan sonra burada ilkokulların temelini atmış ve ondan sonra bu okullar beş kıtaya yayılmışlardır. Bu sayede Türkiye’nin ve Türklerin bir eğitim mucizesi vesile olduklarını söylemek yerinde olur. Bu okulları her bakımdan ruhen dengeli ve dünya anlayışına sahip, hür kişiler yetiştirmeye öncülük ettikleri için takdir ettim.

Türkiye’nin bilhassa cumhuriyet döneminin aşırı bir devletçi gelenek yarattığı malumdur. Her kurumun mutlak devlet kontrolünde olmasına önem veren bu tekelci düşünce eğitim sistemini derinden etkilemiştir.

Yeni kurulan bir siyasi rejimin aldığı bazı kararları anlayışla karşılamak yerindedir, fakat eğitim alanında bazı iyi kararlara rağmen devletçilik aşırılık yaratmıştır. Bu şartlar altında ve belki onlara bir tepki olarak hür ve insanî bir eğitim teşebbüsünün, yani Türk Okulları’nın Türkiye’den çıkması çok takdir edilecek bir olaydır.

Bu okullar Türkçenin konuşulmasında ve Türk kültürünün yayılmasında birinci derecede etkilidirler. Bu noktadan hareket eden yabancı bazı araştırmacılar bu okulları Türk millî kültürünü yaymanın yani Türk misyonerliğinin bir çeşit vasıtası olarak görmüşlerdir.

Bu okulların karşısında olan üç grup vardır: 

Birincisi Türkiye’de devletçi yani kişiyi ve toplumu sıkı kontrol altında tutmak isteyen gerçek demokrasiden ve gerçek hürriyetten korkan siyasi tekelcilerdir.

İkinci grup ise dış ülkeler mensubu kimselerdir. Bunlar Türkiye’nin gelişmesini istemeyen ye Türkiye’nin kötü tanıtılması için elinden geleni yapan kimselerdir.

İlk gruptaki kimseler bu okulları din propagandası yapmakla suçlamalarına karşılık, ikinci, gruptaki kimseler bu okulları “milliyetçilik” ve “Türkçülük” yapmakla itham etmektedirler.

Nihayet üçüncü bir grup (bu bilgiyi yeni okuduğum bir doktora tezinden alıyorum) Gülen Hareketi’ni ve bilhassa bu okulları uluslararası alanda devlet ile işbirliği yapmakla suçlamaktadır.

Aynı kimseler bu hareketi, içeride devlet ile toplum uyum araştıran yeni bir yaklaşım ve çaba olarak görmektedirler. Aynı konu etrafında bu kadar farklı ve çelişik görüşlerin ortaya çıkmasını her şeyden evvel bu okulların başarısının bir sonucu olarak görmek mümkündür.

Hâlbuki bu okulların “millîliği”, ne ideolojiden ne dinden kaynaklanmaktadır. Onların millîliği; okulların Türkler tarafından yönetilmesinden, öğretmenlerin Türk oluşundan ve okulda derslerin Türkçe verilmesinden, doğmaktadır. Bu amaçları olmayan ve bulundukları ülkenin insanına hizmet eden bu okullar aynı zamanda Türkiye’yi ve insanlarını kimseyi rencide etmeden tanıtmaktadırlar.

Türkiye’yi dışarıda tanıtmanın en güzel şekli de budur. Bürokrasinin başaramadığını bu okullar gerçekleştirmiştir. İki yıl kadar önce Bosna’da, okulların sene sonu toplantısında öğrencilerin Türkçe şiirler, Türküler okumalarını ve piyeslerde Türkçe konuşmalarını dinlemek gerçekten büyük bir zevk olmuştu.

Aynı okullar Türk iş adamlarının yerli halkla temas kurmalarını kolaylaştırdığı gibi kurulan binlerce iş yerinin Türkiye’den mal alıp satmalarına yerli halk ile temaslar kurmalarına doğrudan doğruya veya dolayısıyla yardım etmektedirler.

Başka bir deyimle bu okullar en azından üç faaliyeti yani eğitimi, Türkiye’yi tanıtmayı ve ekonomik gelişmeyi hem Türkiye’nin hem bulundukları ülkelerin çıkarım sağlayacak şekilde yürütmektedirler.

Şurası da bir gerçektir bu okulların bu kadar büyük başarı sağlamasında Türk öğretmenlerinin mesleki kabiliyetleri kadar inanarak, fedakârlıkla kendilerini bu mesleğe vermeleri de birinci derecede rol oynar.

Anadolu’nun ücra bir köşesinde doğmuş büyümüş büyük iddiaları olmayan sıradan gibi görünen kimselerin sahip oldukları kabiliyet, fedakarlık ve idealizmin yüceliğini bu okullar ortaya çıkarmıştır.

Azerbaycan’ın kuzeyinde, Guba kasabasında ilk kurulan okul; büyük tahta kutuları dershane yaparak başlamıştı. Öğretmenler kışın üst üste giydikleri paltolar içinde ders vermiş, aynı şekilde giyinmiş öğrenciler de ders dinlemişler. Kendi insanının bu kadar idealist olmasını görmek cidden büyük bir iftihar vesilesidir.

Bu yazıma Gürcistan’ın Tiflis kentinde bulunan Süleyman Demirel Kolejinde 2004’ün ekim ayında söylediklerimi tekrar ederek son vermek istiyorum.

Kolej idarecileri Gürcistan Cumhurbaşkanının davetlisi olarak Türkiye’den gelen arkadaşlara bir öğlen yemeği vermişti. Yemek sonrası benden de bir-iki söz söylememi istediler. Ben de hazırlıksız olarak doğrudan doğruya içimden geldiği gibi aşağı yukarı şöyle dedim:

“Geçen hafta Romanya’daydım, bu hafta Gürcistan’dayım. Fakat hâlâ Türkiye’deyim. Yurt dışına çıkıp yurt içinde kalmak bu okullar ve siz öğretmenler sayesinde olmuştur. Benden fikir istiyorsunuz bir şeyler öğretmemi bekliyorsunuz. Asıl fikir veren ve bana yeni şeyler öğreten sizsiniz. Evet bu okulları kuran ve işleten sizlerden hepimiz çok şeyler öğrenebiliriz.”

O konuşmamda söylediklerime yeni olarak şunu ilave edebilirim. Bu okulların fikir babası Fethullah Hoca’yı candan tebrik edip kendi adıma teşekkürlerimi sunmak isterim.

Bu okulların Türkiye’ye kazandırdığı fayda önümüzdeki yıllarda daha iyi anlaşılacaktır. Fethullah Gülen başka hiçbir şey yapmamış olsaydı dahi bu okulların kurulmasına öncülük etmekle ismini ebedileştirmiştir.”

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Tutuklu Selçuk Kozağaçlı’dan tarihe geçecek mektup

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Başkanı, avukat ve insan hakları savunucusu Selçuk Kozağaçlı, babasının vefatının ardından tutuklu bulunduğu İstanbul Silivri Cezaevi’nden mektup yolladı.

Babasının cenazesine kelepçeli katılan Kozağaçlı, 30 yıl sonra kıldığı ilk namazı ve ayrım yapmaksızın Türkiye’de tüm mağdurlara sahip çıkan duygularıyla tarihe geçecek bir mektup yazdı.

SELÇUK KOZAĞAÇLI’NIN MEKTUBU:

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
Çünkü başka insanların ölümü
En gizli mesleğidir hepimizin
İsmet ÖZEL

Sabaha karşı hücreye döndüm.
Cenazenin hüznü, 30 saate yaklaşan kesintisiz kelepçenin ağrıları ve açlık grevinin artık kendisini hatırlatmaya başlayan yorgunluğuyla.

Uyuyamayacağımı anlayınca elim masanın üzerinde bir haftadır beni seyreden Zeynep Sayın’ın “Ölüm Terbiyesi” kitabına gitti. Hücrede kitap kotası uygulandığından bir kitabın ne zaman ve ne kadar benimle kalabileceğini tesadüfler belirliyor. İyi ki bu kalmış.

Babam 81 yaşındaydı, ben neredeyse 50 oldum. Kendi halimize bırakılsaydık her ikimizin de diğerinin ölümünü şefkat ve metanetle karşılayabileceği yaşlar bunlar.

Belki de sadece bu nedenle kendimi ağır bir kişisel hakarete uğramış gibi hissederek oturdum kitabın başına. Satır aralarındaki listeyi takip ederek sabahı hayali bir mezarlıkta karşıladım:

91 gün aç kalarak elde edebildiği oğlunun mezarı başında oturan Kemal Gün’ü,
Şırnak’ta 24 kurşunla katledildikten sonra cesedi zırhlı araca bağlanıp sokak sokak gezdirilen Hacı Lokman Birlik’i,
Gömülmekten mahrum bırakılarak cezalandırılmaya kalkışılan kardeşi Polyneiks’in mezarında yatan Antigone’yi,
Sokak ortasına vurulup, sadece kendi acılı çocuklarını değil, kendisini ortadan kaldırmaya gelecek ilk “insanı” bekleyen Taybet Anayı,
Polonya’dan Arjantin’e kepçeyle toplu mezarlara yığılmış halkları,
Yerleri belli olmasın diye üzerlerine isim bile konmadan idam sehpalarının yanına gömülmüş eski başbakan ve iki arkadaşının İmralı’daki yerlerini,
Taşlarına isim yerine birer numara lütfedilmiş gerilla mezarlarını,
“Hain mezarlığı” yaptık, oraya gömeceğiz, namazını da kıldırmayız diye itilip kakılan cemaat ölülerini,
Mezarından çıkarmaya zorladıkları annesini bir kez daha gömmek zorunda bırakılmış Aysel Tuğluk’u,
Gece yarıları, otomobil farlarının ışığında gömmeye zorlandığımız; cenazelerine gazla, suyla, copla saldırılmış müvekkillerimi, dostlarımı, sevdiklerimi düşünerek sabahı ettim.

Bana ve babama yapılan saygısızlığın; aslında ait olduğu çürümüş ahlakın, egemenlerin ölüm terbiyesinin bir parçasından ibaret olduğunu hatırlayarak kişisel olmaktan çıkardım. Bir nebze ferahladım.

Benzer bir ferahlamayı mezarlık camiinin gasilhanesinde de hissetmiştim. 30 küsur yıl sonra ilk defa namaz kıldım. Lavabonun bulunduğu daracık sofayı copları ve bedenleriyle dolduran jandarma timine hayretle bakarak; “Abdest alacak sadece, telaşlanmayın…” diyen imamla ilgili bir ferahlık.

Uzun yıllar önce inancımı tamamen yitirdiğimi söyleyince; “Kaybedilen bulunmak içindir, bak yok demiyorsunuz kaybettim diyorsunuz, endişelenmeyin.” diye yüzünde kocaman bir gülümsemeyle önce bana sonra da bir imama bunun söylenebilmesinden dehşete düşmüş görünen jandarmalara baktı. Şefkat bu kadar kolay.

İyi ki bunların içine doğdum, iyi ki “Ölmeden önce ölünüz.” çağrısına uyup devrimci oldum. Kalenderilerin, Babailerin, Celalilerin, Bedrettinlerin bizde sürüp giden ahlakının bana hâlâ bu ümmetin orta yerinde isyan edebilmek ve bu ümmeti hâlâ sevebilmek imkanı tanımasına mutlu oldum.

Kendisini herhalde Çamlıca sırtlarına kaçak yaptırdığı “Selâtin” camii ve etrafına çöreklenmiş birkaç televizyon vaizi Ebu Suud karikatürünün fetvasıyla hesaptan kurtarabileceğini uman; terbiyesini bozmuş Emir’lerine rağmen umut var.

Olup bitene öfkelendiğinizi, yazdığınızı, çizdiğinizi, paylaştığınızı avukatlarım anlattı. Beni yalnız bırakmadığınız, bunların kiri paçamıza sıçradıktan sonra, beni kendi ölüm terbiyemizle, dayanışmayla temizleyip teselli ettiğiniz için minnettarım.

Sizin ömrünüz uzun kayıplarınız geç olsun.

Sadece bu çürümüş, yoz ahlakın pisliğinden korumak için bile olsa isyan etmek zorundayız. Kazanmak zorundayız.

Biz kazanacağız.”

Selçuk Kozağaçlı

Babasının cenazesinde eli kelepçeli bir avukat

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Diktatör…

Ahmet Altan’ın Suriye iç savaşının ilk zamanlarında 4.10.2012’de yazdığı bir yazı bu günlere ışık tutması açısından kayda değer.

Savaşın Türkiye’ye bulaşmasından “Bir bela bize yaklaşıyor” diyerek endişe eden Altan, sözünü ettiği belanın bugünlere evrileceğini o zamanlar düşünmüş müydü acaba?

DİKTATÖR VE BOMBA

Diktatörler beladır.

Sadece kendi halkları için değil, bütün dünya için.

Hitler iktidara geldiğinde liseye giden çocukların milyonlarcası o iktidardan düştüğünde ölmüşlerdi.

Enver Paşa tek başına koca bir imparatorluğu cehenneme sokmuştu.

Saddam, Ortadoğu’yu ateşe atmıştı.

Kendini dünyanın merkezi sanan bu ahmaklar yüzünden insanlar öldü, ülkeler parçalandı.

Mutlak ve denetimsiz bir iktidarları olduğu için “mutlak ve denetimsiz” hatalar yapma ihtimalleri de çok yüksekti.

Ve genellikle yaptılar.

Diktatörlerin en büyük derdi, iktidarda geçirdikleri bir sürenin sonunda gerçeklikle ilişkilerinin kopması, onları uyaracak, onlara gerçekleri hatırlatacak kimse olmadığı için de kendi hayal dünyalarındaki fantezileri bir zaman sonra gerçek sanmaya başlamaları.

Saddam, Amerikan ordusunu yeneceğini söylüyordu.

O, bunu söylerken Amerikan ordusu Bağdat’a yaklaşıyordu.

Kaddafi saklandığı yerden “fareleri ezeceğini” söylüyordu.

Gerçeğin farkında değillerdi.

Kendileri bu yanılgıları hayatlarıyla, ülkeleri yaşadıkları ağır yıkımla ödediler.
Şimdi de Suriye, diktatörü yüzünden ağır bir bedel ödüyor.

Esed’in diğerlerinden farklı olarak büyük bir şansı var.

Irak’ta Saddam’dan sonra yaşananlar, El Kaide’nin orada güçlenmiş olması, İsrail’in de Batılıların da“Esed sonrası” gelişmelerden ürkmesine neden oldu.

Esed’in muhaliflerinin yaptıkları vahşetin görüntülerinin dünyaya yayılması, herkesi şöyle bir durdurdu.

Dünya çekilince, Esed, insafsız yöntemleri, ordusu, Sünni bir iktidarın yapacaklarından korkan Nusayrilerin kayıtsız şartsız biçimde arkasında durması, Rusya’nın, Çin’in, İran’ın farklı farklı nedenlerle kendisini desteklemesi sayesinde tahminlerden daha uzun süre direnmeyi başardı.

Bir süre daha da direnecekmiş gibi gözüküyor.

Esed’in direnci sadece Suriye’yi değil, Türkiye’yi de bir belaya doğru sürüklüyor.

“Trafik kazası” gibi beklenmeyen bir savaşın çıkabileceğini düşündüren gelişmeler yaşanıyor.

Suriye’den atılan bir bomba dün Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinde bir anneyle dört çocuğunun parçalanarak ölümüne neden oldu.

Bu bombanın bir tesadüf eseri mi Türkiye’ye düştüğü yoksa muhaliflerin ya da başka bir gücün Türkiye’yi de savaşa sokabilmek için mi bunu yaptığı şu anda bilinmiyor.

Ama daha geçen gün, “Türk pilotların Suriye devleti tarafından yakalandıktan sonra vurulduğunu” ileri süren “belgelerin” ortaya çıkması, birilerinin Türkiye’yi savaşa çekmek istediğini düşündürüyor kaçınılmaz olarak.

Türkiye, Esed’e karşı tavır almakla bence çok doğru bir karar verdi.

Ama galiba durmamız gereken yerde duramayıp, Suriye’deki iç savaşın tarafı ve kışkırtıcısı durumuna düştük.

Zaten daha önce İsrail’le ilişkilerimiz gerginleşmişti, Suriye iç savaşı patladıktan sonra Suriye, Irak, İran cephesiyle de düşman bir hâle geldik.

Düşünün ki güneyimizde tek “müttefikimiz” bir zamanlar “aşiret reisi” diye küçümsediğimiz Barzani.

Güneyden böyle düşman bir kuşakla çevrelenmiş olan Türkiye’nin başı “hesap ve kontrol dışı”nedenlerle her an belaya girebilir gibi duruyor.

İkide birde kasabalarımıza düşen mermiler, dün bir ailenin Suriye’den atılan bir bombayla parçalanması, Türkiye’yi sürekli olarak savaşa doğru itmeye uğraşan adımlar gibi gözüküyor.

Doğrusu ya böyle bir savaş bizim için bir felaket olur.

Böyle bir savaşta İran’ın ve Irak’ın ne yapacağını bilemeyiz.

Suriye iç savaşı bir anda bölgesel bir savaşa dönebilir ve Türkiye’nin böyle bir savaşı taşıyacak gücü yok.

Ama kasabaların bombalanmasını, insanların ölmesini de bir devlet çok uzun süre sineye çekemez.

Türkiye, hiç istemediği bir açmaza giriyor burada.

Sessiz kalsa bir türlü, ses çıkarsa bir türlü.

Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bu ürkütücü açmaz sadece Türkiye’ye ait bir sorun değil, bir bölgesel savaş bütün dünya için ciddi bir dert yaratır.

Türkiye-Suriye savaşının bir anlamda bir “mezhep savaşı” gibi algılanacağını da akıldan hiç çıkarmamak gerekiyor, böyle bir algının sonuçlarının bütün bölgede nelere yol açacağını kimse bugünden kestiremez.

Herhalde dünyanın, olayların gelişimine bakarak kımıldaması gerekiyor.

Bu yangın sadece Suriye’yi, Türkiye’yi, bölgedeki diğer ülkeleri yakmaz, ateş her yana sıçrar, savaşın yayılması dışında bu savaşın yaratacağı ekonomik çıkmazlar zaten kriz yaşayan Batı’yı da fena vurur.

Esed’i mi durdururlar, bir tampon bölge mi oluştururlar yoksa Türkiye’nin sınır bölgelerini boşaltmasının getireceği mali yükü mü paylaşırlar bilmem ama bir şeyler yapılması gerektiğini açıkça görebiliyoruz.

Bir bela bize yaklaşıyor.

Burada milliyetçi hamasete, hükümeti sıkıştıracak diye savaştan yana tavır alarak kışkırtıcılık yapmaya hiç gerek yok, bu ateş herkesi yakar.

Okumaya devam et

Öne çıkanlar