Bizimle iletişime geçiniz

Genel

Ayşe Öğretmen: 700’ü aşkın bebek ve anne hür olduğunda ben de özgür olacağım

2015 yılında telefonla bağlandığı Beyaz Show adlı programda “Çocuklar ölmesin” dediği için hakkında verilen hapis cezası nedeniyle Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu bulunan öğretmen Ayşe Çelik önceki gün Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararının ardından 1,5 yasındaki kızı Deran bebeğe ve özgürlüğüne kavuştu.

22 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye olduğu gecenin kendisi için çok zor geçtiğini belirten Ayşe Öğretmen, kendisini halen özgür hissetmediğini belirterek “Düşündüğünü yazan ve söyleyen tüm yazarların, aydınların, avukatların, gazetecilerin, akademisyenlerin, öğrencilerin, siyasetçilerin, annelerin özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum” dedi.

12 KİŞİLİK KOĞUŞTA 51 KİŞİ

Cumhuriyet’e konuşan Ayşe Öğretmen, 22 gün kaldığı Diyarbakır Cezaevini anlattı. 17 Nisan günü hakkında verilen 1 yıl 3 ay hapis cezasının infazı için teslim olduğunu vurgulayan Ayşe çelik, girdiği 12 kişilik koğuşta 51 kişinin zor şartlar altında yaşadığını ifade etti.

Koğuşta 43 yetişkin 8 çocuk olduğunu belirten Ayşe Öğretmen, 6 çocuğun henüz yeni doğmuş 0-1 yaş aralığında olduğuna dikkat çekti. “Onları görünce canımdan can gitti.” diyen Ayşe Çelik, “Kızımı unutup, cezaevindeki bebeklere kahroldum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. 12 kişilik koğuşta 51 can ne demek…” ifadeleri ile karşılaştığı tabloya isyan ettiğini vurguluyor.

“TUVALET, BANYONUN OLDUĞU YERDE UYUMAK ZORUNDAYDIK”

“Her ranzayı iki kişi kullanıyorlardı. Geride kalanlar ise çoluk çocuk yerde yatıyorduk.” sözleri ile cezaevi şartlarının ne kadar kötü olduğunu belirten Ayşe Öğretmen, “Hijyenden uzak tuvaletin, banyonun olduğu yerde uyumak zorundaydık. Tuvalete giderken insanların yataklarına basmak zorundaydık. Özellikle karanlıkta bir bebeğe zarar vermemek adına yataktan çıkmıyordum. İlk gece kadınların hayat hikâyelerini dinledim etkisinden günlerce çıkamadım.” diyor.

“O TRAVMAYI YAŞAMAK İSTEMEDİM”

Cezaevinde olduğum süre içerisinde kızı Deran’ı hiç görmediğini anlatan Ayşe Çelik, “Yanıma getirilmesini ben istemedim. Bir sürü arama ve eziyetten sonra onu camların ardından görmeyi göze alamadım. Düşününki canınızın diğer yarısını camın öteki tarafından göreceksin. Dokunup, öpüp, koklayamayacaksın. Buna dayanacak gücüm olmadığını biliyordum. Beni gördükten sonra ağlayarak, yanıma gelmek istemesini ve yanıma gelmesinin mümkün olmamasını düşündüm. Bu durum cezaevini çekilmez hale getirecekti. Yavruma da bu travmayı yaşatmak istemedim.” dedi.

“Özgürlüğümün ilk gününde hem çok mutluyum hem de bir o kadar da üzgün” olduğunu ifade eden Ayşe Öğretmen, “Kızım beni tanımadı. Kollarımı açmış bana koşmasını beklerken, ağlayarak kaçması canımdan can aldı. Oysa ben böyle hayal etmemiştim. Kollarıma koşup gelmesinin hayaliyle dik durmaya çalıştım. Birkaç saat sonra bana bakmaya başladı. Benim için zor bir geceydi. Anneannesi onu yatırdı çünkü beni istemiyordu. Uyuduktan sonra kızıma sokulup bol bol kokladım.” şeklinde ifade etti.

700’Ü AŞKIN BEBEK VE ANNE HÜR OLDUĞUNDA BEN DE ÖZGÜR OLACAĞIM

“Bu acıyı, hasreti ve zulmü hiçbir annenin yaşamamasını diliyorum.” diyen Ayşe çelik, “Özgürlüğümün tadını ancak 700’ü aşkın kimsenin bilmediği zindanda olan Deran bebeklerin ve annelerinin özgürlüklerine kavuşmasını öğrendiğimde yaşayacağım. Cezaevi koşulları, bebekler çocuklar için ciddi yaşamlar riskler taşıyorken, tek bir nefesin bile orada kalmamasını umut ediyorum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. Yani kendimi hala özgür hissetmiyorum. Sadece şanslı görüyorum…” dedi.

Cezaevindeki “tüm tutsakların özgürlüğüne kavuşmasını diliyorum” diyen Ayşe Öğretmen “Benim serbest bırakılmamın haberini alıp sevinen değerli insanlara saygılarımı sunuyorum. Artık bende sevinebileceğim haberler duymak istiyorum. Düşündüğünü yazan ve söyleyen tüm yazarların, aydınların, avukatların, gazetecilerin, akademisyenlerin, öğrencilerin, siyasetçilerin ve annelerin özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum. Bu bağlamda aldığımız her haber beni çok mutlu edecektir. Yoksulluk bir toplumun çok zor dönemler geçirmesine sebep olur, ancak ifade hürriyetinin kısıtlanması ise toplumu tamamen yok edebilir.” şeklinde konuştu.

Genel

Tutuklu gazeteci Özcan: İnsan cezaevinde anılarının yasını tutuyor

Tutuklu gazeteci Zafer Özcan, Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nden kızı Ebrar Beyza Özcan’a bir mektup yazdı. Özcan, mektubunda, “Oysa insan cezaevinde anı yaşayamıyor. Anı ve hayal, umut ve karamsarlık arasında bir araf bizim halimiz. Şunu farkettim, burada insan anılarıyla yaşıyor gibi görünse de aslında anılarının yasını tutuyor.” diyor.

Kronos’da yer alan habere göre, 7 Mart 2019’da memleketi Akhisar’da gözaltına alınarak tutuklanan gazeteci Zafer Özcan, Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nden kızı Ebrar Beyza Özcan’a bir mektup yazdı. Yaklaşık 2 buçuk aydır cezaevinde olan Özcan’ın ilk duruşması 27 Haziran’da Manisa’da yapılacak.

Özcan kızına yazdığı mektupta, “insan cezaevinde anı yaşayamıyor. Anı ve hayal, umut ve karamsarlık arasında bir araf bizim halimiz” ifadelerini kullanıyor: “Şunu farkettim, burada insan anılarıyla yaşıyor gibi görünse de aslında anılarının yasını tutuyor. Bazen bir trenin çığlığıyla dahi olsa hayata tutunabileceğini, insan yaşamında kaç kez hissedebilir ki?”

İşte Zafer Özcan’ın kızı Ebrar Beyza Özcan’a yazdığı, onun da ‘Trenin Çığlığı-Babamdan Mektup Var” başlığı ile Hercümerç. adlı blogunda paylaştığı duygu dolu mektup:

“Biliyor musun Ebrar, burada yaşadığımız aslında gerçeküstü bir hayat. Geçici olduğunu bildiğimiz ama ne zaman geçeceğini bilmediğimiz, hak etmediğimiz ama yaşamak zorunda olduğumuz, kalmak istemediğimiz ama bırakıp da gidemediğimiz, şartları sevmesek de değiştiremediğimiz, hiç alışamasak da yerleştiğimiz, tuhaf bir yaşam döngüsü.

O gerçeküstü yaşam döngüsünden beni alıp, gerçek hayatın içine fırlatan, hemen her gün bir kez duyduğum tren sesi. Muhtemelen yakınlarımızda bir tren yolu geçidi var ve uyarı sesi her gün çalıyor. O sesi duyunca, belki sana tuhaf gelebilir ama iyi hissediyorum.

O gerçeküstü döngü bir anlığına da olsa kırılıveriyor ve hayatla aramızdaki kalın duvarların arasından bir ışık sızıyor. Anlık belki ama hayatın müjdesini taşıyor o ışık, varlığını haber veriyor. İşte bana her gün hayatın ışığını taşıyan o trende seyahat eden insanları düşünüyorum o anda.

Hayalleri, umutları, dertleri, tasaları, sevinçleri, hüzünleriyle seyahat eden insanlar. Trenin kendilerini nereye götürdüğünü biliyor ama hayatın iktidarı hakkında muhtemelen hiçbir fikirleri yok. Bugünkü mutluluk veya hüzünlerinin yarın nasıl değişebileceği hakkında da düşünmüyorlar ve anı yaşıyorlar. Hayatın bir tılsımı da bu aslında, sana “anı yaşama” fırsatı sunuyor.

Oysa insan cezaevinde anı yaşayamıyor. Anı ve hayal, umut ve karamsarlık arasında bir araf bizim halimiz. Şunu farkettim, burada insan anılarıyla yaşıyor gibi görünse de aslında anılarının yasını tutuyor. Bazen bir trenin çığlığıyla dahi olsa hayata tutunabileceğini, insan yaşamında kaç kez hissedebilir ki?

Yine hayatın veya buradaki döngünün bir cilvesi olsa gerek, bu satırları yazmaya ara verdiğimde okuduğum kitapta şu cümle çıktı karşıma; “yaşam bir trendir, atla” sence de öyle değil mi? Yaşam bir tren ve birbirine hiç benzemeyen durakları var. Doğum gibi, evlilik gibi, çocuk sahibi olmak gibi, ayrılık gibi, ölüm gibi, cezaevi gibi…

Cezaevi durağında trenin çığlığı nasıl beni hayatın içine bir an dahi olsa fırlatıveriyorsa, ruhumu ve kalbimi o hayatın bir parçası gibi hissettiren “o günden” de bahsetmem gerekir elbette. Salı günlerinden bahsediyorum, görüş günümüzden. Her salı cam bölmenin gerisinde anneni görüp, telefon ahizesini elime aldığımda ruhumu saran tecritten kurtulup, çarşaf gibi bir denizin üstünde, sakin ve huzurlu bir yolculuğa çıkıyorum.

Hayatımda belki hiçbir zaman önemsemediğim ve üzerinde durmadığım o 40 dakikanın, 40 dakikalık bir zaman diliminin tadını doyasıya çıkarıyorum. 45 yıllık hayatımın yarısında benimle olan ve acı tatlı yığınla şeyi paylaştığım, daima kendimi yanında huzurlu ve güvende hissettiğim kadını, o 40 dakika dinlemenin ve izlemenin, o yaralı ruhuma ve kalbime ne kadar iyi geldiğini, sonraki 167 saat 20 dakika boyunca her an hissediyorum.

Ve sonra buradaki haftalık 168 saatimin, 167 saat 20 dakika sonra başlayacak olan o 40 dakikaya odaklandığını fark ediyorum. Benim için buradaki zamanı genişleten ve ferahlatan o 40 dakikaya…

Sanırım buradan çıktığımda salı günleri ve 40 dakika, hayatımda önemli bir yere sahip olacak. Şunu aklından çıkarma Ebrar, hayatta sahip olduğun ve kullanabildiğin her şey ama her şey tek başına çok kıymetli. Ve bunu, 40 dakikalık o zaman dilimine sahip olabilmek için, 167 saat 20 dakika beklemek zorunda kalmadan anlayabilmen en kıymetlisi…”

Dışişleri Bakanlığı, BM’deki “Tutuklu gazeteciler” toplantısını iptal ettiremeye çalıştı

Okumaya devam et

Genel

İstanbul Havalimanı’ndan kalkan uçak Ankara’ya Bulgaristan üzerinden uçtu

Türk Hava Yolları’nın İstanbul-Ankara seferini gerçekleştiren yolcu uçağı Bulgaristan ve Kırım hava sahasına kadar açıldı.

Airport Haber’in haberine göre, İstanbul Havalimanı’ndan Ankara’ya uçuş düzenleyen tek havayolu şirketi olan Türk Hava Yolları’nın TK2108 sefer sayılı uçağı ilginç bir rota izledi.

Normal şartlarda yaklaşık 45 dakika süren İstanbul-Ankara hattında farklı bir rotadan uçuş gerçekleştiren B777-300ER tipi yolcu uçağı, Bulgaristan ve Kırım FIR (Flight Information Region) hattı üzerinden Ankara’ya iniş gerçekleştirdi. Diğer ülke hava sahaları üzerinden başkente uçan TC-LJA kuyruk tescilli uçak seferini 1 saat 16 dakikada tamamladı.

İstanbul Havalimanı’nda uçak aydınlatma direğine çarptı: Direğin orada ne işi var?

Okumaya devam et

Genel

Nesli tehlike altındaki kuşları yok edecekler

Merkez Av Komisyonu, nesli küresel ölçekte tehlike altında olan üveyik ve elmabaş patka kuş türlerinin avlanmasına izin verdi. 27 doğa koruma kuruluşu bir araya gelerek bir deklarasyon metni yayınlamış ve başlatılan imza kampanyasına katılan 65 binin üzerinde imzacı ile beraber Merkez Av Komisyonu’ndan nesli tehlike altındaki üveyik ve elmabaş patkanın avının tamamen yasaklanmasını talep etmişti.

 

KARAR TEPKİ TOPLADI

Merkez Av Komisyonu toplantısında, Türkiye doğası ve doğa koruma çalışmaları açısından eleştiri odağı olan kararlara imza atıldı. Nesilleri küresel ölçekte tehlike altında olarak “Kırmızı Liste” türleri içerisinde bulunan üveyik ve elmabaş patkanın avlanmasına izin verilen toplantı kararları, doğa koruma kuruluşları, doğa severler ve hayvan hakları savunucuları tarafından tepkiyle karşılandı. Görevlerinden biri korunacak türleri belirlemek olan ve çoğunluğu avcılardan oluşan Merkez Av Komisyonu, aldığı kararla nesli küresel ölçekte tehlike altında olan kuş türlerinin avlanmasına bir kez daha izin vermiş oldu.

 

ÜVEYK YÜZDE 78 AZALDI

Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin (IUCN) verilerine göre, üveyik nüfusu son 40 senede % 78, elmabaş patka nüfusu ise son 20 yılda % 50 gibi çok büyük bir oranda azaldı. Her iki tür de dünya ölçeğinde korunması gereken türler arasında yer alıyor. Konuya dikkat çekmek ve nesli tehlike altındaki kuşların avının yasaklanması amacıyla bir araya gelen 27 kurum ve 65 binin üzerinde imzacının talepleri göz ardı edilerek, 2019-2020 av sezonunda, bir avcının, bir av gününde 3 üveyik, 2 elmabaş patka vurmasına izin verildi. Yoğun tepkiler üzerine haftalık kuş avı gün sayısının 4 günden 3 güne düşürüldüğü dikkat çekti. Komisyon 2018-2019 av sezonunda bir av gününde 5 üveyik, 6 elmabaş patka vurulmasına izin vermişti. Av günü sayısının ve av kotalarının düşürülmesine rağmen Merkez Av Komisyonu toplantısında alınan kararlar, doğa korumacılar tarafından bilimsel gerçeklikler ve kamu vicdanı gözetilmeden alınmış olmakla eleştiriliyor.

 

KARAR İTİRAZ EDİLECEK

Kararın ardından açıklama yapan 27 kurum ve doğa severler, nesli küresel ölçekte yok olma tehlikesinde olan üveyik ve elmabaş patkanın avına hâlâ izin veriliyor olmasının kabul edilemez olduğunu belirtti. Alınan karara itiraz edeceklerini belirten kurumlar, yaşam hakkının tüm canlılar için pazarlık edilemez en doğal hak olduğunu vurguladı.

Nesli tehlike altındaki kuşlar için bir araya gelen 27 kurum ve on binlerce destekçi adına konuşan Türkiye’nin ilk yaban hayatı uzmanlarından Tansu Gürpınar, “Alınan karar hem Türkiye doğası, hem de Türkiye’deki doğa koruma çalışmaları açısından son derece yanlış. Türkiye taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 6. ve 8. maddeleri uyarınca nesli tehlike altındaki türleri korumayı taahhüt etmiştir. Görevlerinden biri koruma altına alınacak türleri belirlemek olan Merkez Av Komisyonu, aldığı bu kararla tarihi bir yanlışın altına imza atmıştır” dedi.

Okumaya devam et

Öne çıkanlar